bilgi ara

yüzlerce konu hakkında yüz binlerce bilgi, yorum...
ilan verilanlar

deyimler sözlüğü - k hakkında bilgi deyimler sözlüğü - k




kabak (birinin) başına (başında) patlamak: pekçok kimsenin ilgili olduğu
deyimler sözlüğü - k - http://www.bilgiara.com/bilgi/mfmi-deyimler-sozlugu-k/ olaydan sadece bir kimse zararlı çıkmak; beklenmediği hâlde, bir işin zararlı
sonucuna katlanmak.

kabak tadı vermek: bıktırmak, usanç vermek, tatsız olmaya başlamak."senin
bu konuşmaların da bundan böyle kabak tadı vermeye başladı."

kabına sığmamak: sevinç ve heyecanından taşkın hareketlerde bulunmak.

kabir azabı çekmek: çok sıkılmak, eziyet çekmek."kabir azabı çekmeye daha
ne kadar devam edeceğiz."

kabuğuna çekilmek: yalnız olarak kalmak, dış dünya ile ilgisini kesmek, kimse
ile görüşmemek."geçirdiği kazadan sonra iyice kabuğuna çekildi."

kaçın kur`ası: aldatılması güç, kurnaz; gün görmüş, geçirmiş; tecrübeli."o
kaçın kur`ası, boşuna uğraşma, sen onu kandıramazsın."

kafadan atmak: bir husus üstünde inceleme yapmadan, rast gele konuşmak."derse
hiç çalışmadığın belli, öyle kafadan atıyorsun ki..."

kafadan kontak (sakat): düşüncesiz, delice işler yapan, aklı kıt."bırak şu
elindeki baltayı, kafadan kontak mısın nesin?"

kafa dengi: davranışları, anlayışları, dünya görüşleri birbirine uymuş kimselerden
her biri."kafa dengi bir arkadaşa öylesine ihtiyacım var ki."

kafa patlatmak: bir husus üstünde pek çok düşünmek, zihin yormak."bu makine
üzerinde az kafa yormamışsın, öyle karışık ki."

kafa tutmak: karşı gelmek, direnmek, boyun eğmemek."her önüne gelene kafa
tutmakla bir yere varacağını mı sanıyorsun?"

kafası almamak: 1. anlayıp kavrayamamak. 2. zihin yorgunluğundan ötürü anlayamaz
olmak. 3. olabileceğine inanmamak."boşuna nefes tüketme, kafası almaz onun."

kafası işlemek (çalışmak): bir husus üstünde kavrayışı çok iyi olmak.

kafası kazan (gibi) olmak, (veya kafası şişmek): 1. zihni yorulmak. 2. gürültülü,
patırtılı şeyler dinlemekten rahatsız olmak, yorgunluk duymak."kesin bundan böyle şu makinenin
sesini, kafam kazan gibi oldu."

kafası kızmak: çok öfkelenip sinirlenmek."kafamı kızdırmadan çekip gidin
buradan."

kafasına dank etmek (demek): çoktandır anlayamadığı bir meseleyi bir olay
sebebiyle birden bire kavramak, doğruyu yakalamak.

kafasına koymak: bir şeyi yapmaya kararlı olup vaktini beklemek."yarın onunla
görüşmeyi kafama koydum."

kafası yerinde olmamak: 1. o anda kafası çok yorgun olmak. 2. başka şeyler
düşündüğünden, o anda konuşulana derhal intibak edememek."kusura bakmayın, ne söylediğinizi
anlayamadım, kafam yerinde değildi de."

kafese girmek: 1. hapse girmek. 2. aldatılmak, hile yoluyla kendisinden çıkar
sağlanmak, oyuna gelmek."zavallı kafese girmekten kurtulduğunu sanmıştı."

kafese koymak: tuzağa düşürüp çıkar sağlamak.

kâğıda dökmek: düşüncelerini, duygularını yazıya geçirmek.

kâğıt üstünde kalmak: yapılması kararlaştırıldığı hùlde uygulanmamak; konuşulan,
kararlaştırılan yazıda kalmak."o kadar yol yapımı, sulama kanalı hep kâğıt üstünde
kaldı."

kalbini kırmak: incitmek, küstürecek kadar üzmek, gönlünü kırmak, gücendirmek."onu,
kalbini kırmadan uyarmaya çalış."

kalburla su taşımak: verimsiz, verim alınamayacak, olmayacak bir işle uğraşmak.

kalbur üstü: benzerleri arasında üstün, seçkin, görünür.

kaldırım mühendisi: işsiz güçsüz, sokaklarda dolaşan kimse.

kaale almamak: önemsiz görmek, sözünü etmeye değer bulmamak."o, kaale alınacak
bir insan değil."

kalem efendisi: kalemde çalışan görevli, yazman.

kalem oynatmak: 1. yazı yazmak. 2. bir yazıyı düzeltmek. 3. bir yazıda değişiklik
yapmak."ben senin gibi kalem oynatmayı beceremiyorum."

kaleyi içerisinden fethetmek: karşı taraftan birinin yardımını alarak davasını
kazanmak.

kalıbını basmak: bir şeye tüm içtenliği ile güvenmek, bir şeyi doğrulamak."kalıbımı
basarım ki o, bu işi yapmamıştır."

kalıbının adamı olmamak: görünüşünden bekleneni yapamaz olmak, umulanı ortaya
koymamak.

kalıptan kalıba girmek: 1. sıkça iş değiştirmek. 2. çıkar sağlamak için
değişik kılıklara girmek.

kalp kazanmak: hoş bir davranış ve sözle birilerinin sevgisini kazanmak,
ilgisini çekmek."bir demet çiçekle annemizin kalbini kazanabiliriz."

kambersiz düğün olmaz (olur mu?): "bir toplantı, eğlence veya iş, en fazla
ilgili kişiler bulunmadan yapılırsa tadı çıkmaz" anlamında alay yollu kullanılır.

kambur üzerine kambur (kambur kambur üstüne): "sıkıntı üzerine sıkıntı, terslik
üstüne terslik, borç üzerine borç, aksilikler birbirlerini kovalıyor" anlamında kullanılır.

kanadı altına almak: korumak, gözetmek, himayesi altına almak."yeğenini kanadının
altına aldı."

kan ağlamak: büyük bir üzüntü içerisinde olup yakınmak."dört çocuk yalnız başıma
kaldım, çaresizim, içim kan ağlıyor ama kimseye açılamıyorum."

kana susamak: birini öldürme hırsı içerisinde olmak."bırak elindeki bıçağı dedim
ama dinletemedim, kana susamış gibiydi."

kanat germek: birini korumak, gözetimi altına almak.

kan başına sıçramak (beynine çıkmak): çok sinirlenmek, öfkelenmek,"kan başına
sıçramıştı, sağa sola bağırıp duruyordu."

kancayı takmak: bir kimsenin zararı, kötülüğü için uğraşmak.

kan çıkmak: cinayet işlenmek, kan dökülmek."şu adamı götürün gözümün önünden,
yoksa kan çıkacak."

kandilli temenna: eli yere kadar uzatarak yapılan selâmlama.

kan dökmek: ölüme yol açmak, yaralanıp ölmek veya birini yaralayıp öldürmek.

kan gövdeyi götürmek: çok kan akıtılmış olmak, çok insan öldürülmek."düşmanla
göğüs göğüse gelmiştik, biliyordum ki birazdan kan gövdeyi götürecek ve pek çoğumuz
ölecekti."

kan gütmek: kan dökerek öç almayı istemek.

kanı ağır: davranışları yavaş, sevimsiz, konuşması insana sıkıntı veren,
hoşa gitmeyen kimse.

kanı bozuk: soysuz, iğrenç işler yapmaktan geri durmayan."toplum bu kanı
bozuk insanlardan temizlenmelidir."

kanı kaynamak: 1. hareketli, coşkun olmak. 2. birine içten bir sevgi beslemek,
yakınlık duymak."çocuğa, ilk rastladığımda kanım kaynamıştı."

kanına girmek: 1. birini öldürtmek veya öldürmek. 2. bir şeyi harcamak, ziyan
etmek.

kanına susamak: belâsını aramak, kendisinin öldürülmesine yol açacak bir
davranışta bulunmak."kanına mı susadın sen, o katilin üzerine böyle gidilir mi hiç!"

kanını emmek: hiç insaf etmeden sömürmek, varını yoğunu elinden almak."yıllardır
kanımızı emiyor bu soysuz herifler!"

kanı pahasına: yaralanmayı veya öldürülmeyi göze alarak."kanım pahasına da
olsa, o adamlara, buradan adımlarını attırmayacağım."

kanı sıcak: sevimli, kendisini sevdiren, sempatik, sıcakkanlı.

kanıyla ödemek: yaptığı işin cezasını hayatıyla ödemek."yaptığını kanıyla
ödettiler zavallıya."

kan kusmak: çok eziyet, sıkıntı çekmek.

kan kusturmak: çok büyük sıkıntı ve eziyet çektirmek."bana kan kusturmaya
yemin etmişler, haydi görelim."

kanlı bıçaklı olmak: birbirinin kanını dökecek, birbirini öldürecek
kadar birbirlerine düşman olmak."küçücük bir tarla yüzünden kanlı bıçaklı olduk."

kanlı canlı: sağlıklı, sapasağlam, dinç ve diri olduğu yüzünden belli olan."kanlı
canlı oluncaya kadar hastanede tutuldum."

kan ter içerisinde kalmak: çok yorgun, terli, bitkin ve perişan taktirde olmak."elindeki
kazmayı bırakmaya niyetli değildi, kan ter içerisinde kalmış bedenini doğrultarak yüzüme
baktı."

kan tutmak: 1. kan görünce bayılmak. 2. (adam öldüren kimse korku ve heyecandan)
şok geçirmek, kaçamamak, olduğu yere yığılıp kalmak.

kapağı atmak: sıkıntılı bir yerden kurtulup rahat edeceği bir yere kavuşmak;
uygun bir yere yerleşmek, işe girmek."evimize kapağı attık mı tamam, gel keyfim
gel o vakit."

kapalı kutu: içerisinde ne sakladığını belli etmeyen, meziyeti gizli kalan.

kapı dışarı etmek: kovmak, dışarı atmak."ben de bu evin insanıyım, beni kapı
dışarı edemezsiniz!"

kapı kapı dolaşmak: 1. ev ev gezmek, her eve uğramak. 2. derhal her devlet
dairesine başvurmak."kapı kapı dolaştı, ne var ki bir iş bulamadı."

kapı komşu: bitişikte oturan komşu, evleri yan yana olan ailelerden her biri."kapı
komşum öyle iyi bir insan ki.."

kapısında büyümek: birinin evinde eğitim görüp yetişmek."onun kapısında büyümüştü,
ona bu kötülüğü nasıl yapmıştı aklı almıyordu."

kapısını aşındırmak: istediğini elde edinceye kadar birinin yanına çok sık
gidip gelmek.

kapı yoldaşı: gelişi hoş bir yerde aynı hizmette bulananlardan her biri.

kapıyı açmak: 1. başlama. 2. bir işte birilerine örnek olmak."açık artırmada
kapı bir milyon liradan açıldı."

karaborsa: piyasada olmayan malın gizlice, el altından yüksek fiyatla alınıp
satılması."karaborsacılar toplumun kanını emiyorlar."

kara cahil: hiçbir şey bilmeyen, çok bilgisiz."onun kara cahil birisi olduğunu
ilk konuşmamızda fark etmiştim."

kara çalı: iki kişi, iki dost arasına girerek arayı bozan kimse.

kara çalmak: birine iftira etmek, leke sürmek, haksız yere suçlamak."kadıncağıza
yok yere kara çaldılar."

kara gün: sıkıntılı, üzüntülü, büyük bir yasa düşülen gün."allah kimseye
kara gün göstermesin."

kara gün dostu: yalnız iyi günlerde değil sıkıntılı, üzücü, düşkünlük günlerinde
de insanın yardımına koşan, dostunu yalnız bırakmayan kimse.

kara haber: ölüm veya felâket haberi, çok üzücü haber."fatma kadına bu kara
haberi vermeye kimse yanaşmadı."

karalar bağlamak (giymek): bir felâket bu nedenle yas tutmak, siyah elbise
giymek ya da siyah örtü bağlamak.

kara liste: zararlı görülüp cezalandırılmaları, öldürülmeleri düşünülen kimseler
hakkında tutulan liste."köy muhtarını da kara listeye almışlar."

karaman`ın koyunu sonra çıkar oyunu: "dış görünüşe aldanmamalı, bir kişi
ya da iş olağan görünebilir, ancak altından neler çıkabileceği hiç belli olmaz,
o sonra görünür." anlamında kullanılır.

karar kılmak: dönüp dolaşıp o şeyin üzerinde durmak, onu seçmek, pekçok
şeyi deneyip onu tercih etmek."ben bu elbisede karar kıldım."

karda gezip izini belli etmemek: kimsenin sezemeyeceği şekilde gizli bir
iş çevirmek, uygunsuz işler yapmak."onun ne şekil bir insan olduğunu bana sorun;
o, karda gezer izini belli etmez biridir."

kargacık burgacık: eğri büğrü, kötü, okunması güç, çarpık, düzensiz (yazı).

kardeş payı yapmak: eşit miktarlarda bölmek, taksim etmek, paylaştırmak."çok
açtılar, buldukları ekmeği oracıkta kardeş payı yaptılar."

karga tulumba etmek: birkaç kişi, birini kollarından bacaklarından tutup
havaya kaldırmak."hep birlikte babalarını karga tulumba edip havuzun başına getirdiler."

karınca duası gibi: çok ufak, sık ve okunaksız, birbirine girmiş (yazı).

karınca yuvası gibi kaynamak: çok kalabalık ve hareketli olmak (bir yer)."pasajın
girişi âdeta karınca yuvası gibi kaynıyordu."

karınca kararınca: az, önemsiz ve ufak de olsa, gücü yettiği kadar, elinden
geldiğince."caminin yapımına karınca kararınca o da katkıda bulunmaya karar verdi."

karman çorman: karmakarışık, çok karışık, düzensiz, alt üst olup birbirine
girmiş."ortalık karman çormandı, nereden işe başlayacağını bilemiyordu."

karnı geniş: hiçbir şeyi tasa etmeyen, titizlenmeyen, gamsız, umarsız.

karnı karnına geçmek: çok acıkmak, çok zayıflamış olmak."günlerdir ağzına
bir lokma koymamıştı, karnı karnına geçmiş ve bitap düşmüştü."

karnım tok: "o sözlerine kanmıyorum, önem vermiyorum" anlamında kullanılır."geç
babam, geç bu sözleri, karnımız tok bu sözlere, paradan söz et sen, verecek misin,
vermeyecek misin?"

karnı tok sırtı pek: geçimi iyi, hâli zamanı yerinde, para sıkıntısı olmayan,
birinin yardımına gereksinim duymayan (kimse)."herkesin karnı tok sırtı pek olacaktır,
bize güvenin!"

karnı zil çalmak: çok acıkmış olmak."bugün hiçbir şey yiyemedim, karnım zil
çalıyor!"

karşı çıkmak: 1. gelenleri karşılamak üzere yola ya da kapı önüne çıkmak.
2. ileri sürülen fikrin, tutulan yolun yanlış olduğunu söylemek."her fikrime karşı
çıkmak zorunda mısın?"

karşı durmak: bir güce boyun eğmemek, direnmek."düşmana karşı durmak boynumuzun
borcudur."

karşı koymak: engel olmaya çalışmak, direnmek, güç kullanarak dayanmak, boyun
eğmemek."hırsızlar polise silâhla karşı koymaya çalıştılar."

kasıp kavurmak: 1. bir afet çok zarar vermek, mahvetmek. 2. basınç yaparak,
kıyıcı davranışlarda bulunarak bir topluluğu ezmek; zulmetmek, ortalığı korku ve
dehşet içerisinde bırakmak."eşkıyalar ortalığı kasıp kavurmaya başladılar!"

kaş göz etmek: kaş ve göz hareketleriyle bir işaret vermeye, istediğini bu
yolla anlatmaya çalışmak."kalabalıkta kaş göz ederek hasan`ı çağırmayı düşündü."

kaşıkla yedirip, sapıyla göz çıkarmak: bir iyilik yaptıktan sonra, bu iyiliği hiçe
indirecek bir kötülük yapmak.

kaşla göz arasında: çok çabuk, kimsenin sezmesine fırsat vermeyecek kadar
az bir vakit içerisinde."kaşla göz arasında kapıverdi mendili."

kaşlarını çatmak: kızgın, öfkeli ve sinirli olduğunu kaşlarını birbirine
yaklaştırarak göstermeye çalışmak."bana öyle kaşlarını çatıp durma!"

kaş yapayım derken göz çıkarmak: işi düzelteyim, bir iyilik yapayım derken
büsbütün bozmak ve büyük bir zarar vermek.

katı yürekli: acımasız, merhametsiz, acı veren şeylere aldırmayan."onun gibi
katı yürekli bir insan daha görmedim desem yeridir."

kayıtsız kalmak: umursamamak, önem vermemek, ilgi göstermemek."onun bu kötülüklerine
kayıtsız kalmak olası mü?"

kazan kaldırmak: yönetime karşı topluca karşı gelmek, baş kaldırmak."maden
işçileri kazan kaldırmış diyorlar."

kazık yutmuş gibi: dimdik (duran, oturan, yürüyen).

kazın ayağı öyle değil: "durum, mesele senin sandığın gibi değil" anlamında kullanılır.

keçileri kaçırmak: düşünme kabiliyetini kaybetmek, aklını oynatmak, delirmek,
bunalım içerisinde olmak,"doktor, keçileri kaçırmış diyorlar!"

kedi ciğere bakar gibi (bakmak): imrenerek, iştahla, ele geçirme isteği ile
bakmak.

kedi gibi dört ayak üzerine düşmek: en zor, en tehlikeli durumdan zarar görmeden
kurtulmak.

kedi olalı bir fare tuttu: ilk defa, neden sonra kendisinden beklenen bir
iş yapabildi."temsilcimiz, nihayet kedi olalı bir fare tuttu, yüklü bir iş yakaladı."

kefeni yırtmak: ağır bir hasta ölüm tehlikesini atlamak."üzülmeyin, kefeni
yırttı büyük anneniz."

kel başa şimşir tarak: pek çok gereksinim giderilmeyi beklerken luzumsuz özenti
ve gösterişi belirtmek için kullanılır.

keli görünmek: bir kabahati, hatası ortaya çıkmak."kelinin görünmeyeceğini
sanıyordu şapşal!"

kel kâhya: bilgisi olsun olmasın her işe karışan, burnunu sokan.

kelle götürür gibi: lazım olmayan bir acelecilikle, bir şey ulaştıracakmış
gibi çok hızlı koşarak.

kelleyi koltuğuna almak: ölümü göze alarak bir işe kalkışmak."kelleyi koltuğuna
alıp düşman karşısına çıkmak her babayiğidin harcı değil."

kemerleri sıkmak: tutumlu davranmak, açlığa ve susuzluğa katlanmak."kemerleri
sıktıra sıktıra millette hâl bırakmadılar."

kem küm etmek: anlatmak istediğini açık seçik ifade edememek, bir soru karşısında
bocalayıp cevap bulamayarak anlamsız sözler söylemek."kem küm etme de ne söyleyeceksen
söyle çabuk!"

kendi hâlinde: sessiz, hiçbir şeye karışmayan, karışmak istemeyen, sakin
(kimse)."yazık olmuş, kendi hâlinde biriydi, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmazdı."

kendi göbeğini kendi kesmek: istediği yardım gelmeyince kendi işini kendi
yapmak halinde kalmak."o her vakit kendi göbeğini kendisi kesmiş, kimseden yardım
beklememiştir."

kendi kendine gelin güvey olmak: başkalarının ne diyeceğini hesaba katmadan,
bir işi yalnızca kendi başına tasarlayıp olmuş sayarak sevinmek."kendi kendine gelin
güvey olmayı bırak, bakalım kız ne diyecek bu işe."

kendi kendini yemek: istediği iş olmadı diye gizli gizli üzülmek, kaygı duymak."kendi
kendimi yedim bitirdim bu iş yüzünden."

kendinden geçmek: 1. kendini kaybetmek, bayılmak, bilinci işlemez olmak.
2. sevindirici bir olay karşısında coşkuya kapılmak, duygulanmak."dün gece bizim
adam yine kendinden geçti, hastaneye zor yetiştirdik."

kendinden pay (paha) biçmek: bir durumu kendi durumu ile ölçüştürmek.

kendine gelmek: 1. sarhoşluktan, bayıldıktan sonra ayılmak. 2. aklı başına
gelmek. 3. bozuk olan durumu düzelmek."oh, nihayet kendine geldi bizim adam!"

kendine yedirememek: yapılan bir işi onur kırıcı görüp, kişiliğine dokunmuş
sayarak tepki göstermek; kendisinin başkasına yapması söz konusu olan işi, kişiliği
için ideal görmeyip yapmamak.

kendine yontmak: ortaya çıkan fırsattan yararlanıp başkalarını düşünmeyerek
hep kendi çıkarını sağlayacak yönde hareket etmek."hep kendine yontma, bir miktar da
bizi düşün, biz de insanız!"

kendini ağır satmak: kendisinden yapılması istenen işi, pekçok ricadan, pekçok
ısrardan sonra yapmayı kabul etmek."kendini ağır satmakla adam olduğunu mu kanıtlayacak?"

kendini alamamak: istemeyerek bir işi yapmak halinde kalmak, yapmamayı
edememek, kendini tutamayıp yapmak."ona bir tokat atmaktan kendimi alamadım işte!"

kendini ateşe atmak: bilerek zor ve tehlikeli bir işe girişmek."kendisini
ateşe atmasına izin mi vereceksiniz?"

kendini bulmak: 1. iyi bir duruma kavuşmak. 2. kişilik kazanıp olgunluğa
erişmek. 3. farkında olmadan bir yere ulaşmış olmak."nihayet kendimi buldum, bundan
böyle ekonomik sıkıntı çekmeyeceğim."

kendini dev aynasında görmek: kendisini olduğundan büyük bir adam sanmak;
üstün, yetenekli, kuvvetli görmek."kendini dev aynasında görmekten ne vakit vaz geçeceksin
ha!.."

kendini dinlemek: 1. önemsiz, ufak rahatsızlıkları büyütmek; hastalık kuruntusu
içinde bulunmak. 2. yalnız, sakin kalmak."uzun bir müddet kendimi dinledim, olup biteni
tekrar tekrar gözden geçirdim."

kendini göstermek: 1. ortaya çıkmak, belirmek. 2. beğenilecek, takdir edilecek
niteliklerini ortaya koymak; gücünü göstermek."uzun bir aradan sonra sergi açmaya,
kendini göstermeye karar verdi."

kendini kaptırmak: bir şeyin etkisinden kendini kurtaramamak."bu yaştan sonra
kendimi sigaraya kaptıracağım hiç aklıma gelmezdi doğrusu."

kendini kaybetmek: 1. düşüp bayılmak. 2. kızgınlık, öfke yüzünden ne yaptığını
bilmeyecek hâle gelmek."bir iki söz söyledikten sonra kendini kaybetti, oraya yığılıverdi."

kendini toplamak: 1. kötü, bozuk olan durumunu düzeltmek. 2. bir husus üstünde
dikkatini yoğunlaştırmak. 3. şişmanlamak."bizim oğlan kendini iyice toparladı, şimdi
ev almayı düşünüyor."

kendini tutamamak: bir durum karşısında sessiz ve heyecana kapılmadan durmayı
başaramamak, kendine hâkim olamamak."kendimi tutamadım, ben de ağlamaya başladım."

kendini vermek: bir şeye tüm varlığıyla bağlanmak, başka şeylerle ilgisini
kesip sadece onunla ilgilenmek, bir şeyi bütün gücüyle yapmaya çalışmak."işe henüz
kendini vermiş sayılmaz."

kendi payıma: "bana gelince, bana kalırsa, fikrime göre, bana sorarsanız"
anlamlarında kullanılır.

kendi yağıyla kavrulmak: elindekiyle yetinmeye, kimseye muhtaç olmadan yaşamaya
çalışmak; ihtiyaçlarını kendi karşılayarak kimseden yardım istememek."nasıl olalım,
kendi yağımızla kavrulup gidiyoruz işte..."

kene gibi yapışmak: yakasını bir türlü bırakmamak; istenmediği hâlde, çıkar
sağladığı için birinin peşini bırakmamak."kene gibi yapışmıştı adamın yakasına,
peşini bir türlü bırakmıyordu."

kesenin ağzını açmak: bol para harcamaya başlamak."babam kesenin ağzını açtı
nihayet."

keyfinin kâhyası (olmamak): birisine karışmaya hakkı olmamak, istediği gibi
yaşamasına engel olmamak."o benim keyfimin kâhyası olamaz, ben dilediğim gibi yaşarım,
karışamaz bana!"

keyif çatmak: neşeli olmak, güzel ve eğlenceli vakit geçirmek."işi nihayet
bitirmiştik, sıra şimdi keyif çatmaya gelmişti."

keyif ehli: rahatına düşkün kimse, zevkinden bol bol yararlanan."oldukça
rahat, keyif ehli bir insandı."

kılı kırk yarmak: titizlenmek, çok dikkat ederek en ince ayrıntılarına kadar
incelemek, önemle üzerinde durmak."bir malı almadan önce kılı kırk yararcasına evirir
çevirir ve öyle alırdı."

kılına dokunmamak: bir kimseye, zarar verebilecek en küçük davranıştan bile
kaçınmak."inan anne, kılına bile dokunmadım kardeşimin!"

kılını bile kıpırdatmamak (veya oynatmamak): bir durum karşısında en ufak
bir tepki bile göstermemek, ilgisiz kalmak, harekete geçmemek."onca insan üstüme
yürüdü ama o kılını bile kıpırdatmadı."

kıl payı (kalmak): çok az, az bir fark (kalmak)."araba o hızla virajı alamadı,
uçuruma yuvarlanmasına kıl payı kalmıştı."

kıran girmek: 1. daha önce bulunmakta olan şey bulunmaz olmak. 2. hayvanlar ya da
insanlar arasında öldürücü bir hastalık yayılmak."kıran girdi, tüm koyunlar telef
oldu."

kırık dökük: 1. eski çürük, sağlam olmayan, değersiz (şey). 2. düzgün olmayan,
parça parça, dağınık (söz)."şu kırık dökük eşyaları ortadan kaldırın hemen!"

kırıp geçirmek: 1. yakıp yıkarak, basınç yaparak, öldürerek büyük zarar vermek.
2. çok sert davranarak darıltmak. 3. tuhaf olan söz ve davranışlarıyla herkesi güldürmekten
katıltmak.

kırk dereden su getirmek: birini kandırmak için çok dolambaçlı gerekçeler
ileri sürmek, ikna edebilmek için çok uğraşmak."ne inatçı adammış, bir evet demek
için kırk dereden su getirtti bana."

kırklara kırışmak: bir kimse bundan böyle ortalıkta görünmez olmak.

kırk tarakta bezi bulunmak: birbirlerinden değişik pekçok işle uğraşmak, pekçok
ilişkisi bulunmak, gizli ilişkileri olmak."ne iş yaptığı belli değil, kırk tarakta
bezi var adamın."

kısmeti açılmak: 1. kazancı artıp bolluğa erişmek. 2. bir kızı isteyenlerin
çoğalması."bu miras kızın kısmetini de açtı hani!"

kısmetini (nimetini) ayağıyla tepmek: kavuşacağı iyi bir durumu, kıymetini
bilmeyerek reddetmek; istememek, değerlendirememek.

kıssadan hisse almak: bir olaydan, anlatılan bir hikâyeden ders almak.

kıt kanaat (geçinmek): yoksulluk içerisinde, zar zor ve güçlükle (geçinmek)."bir
zamanlar biz de kıt kanaat geçiniyorduk."

kıvamına gelmek (bulmak): en ideal vaktinde olmak, lazım ve istenilen
şartlar yerine gelmek, istenilen duruma gelmek.

kıyamet kopmak: 1. kıyamet günü gelmek. 2. bir yerde çok gürültü ve patırtı
kavga, telâş olmak."kıyamet günü gelecek ve insanlar sonunda hesaba çekilecekler."

kızarıp bozarmak: utanarak renkten renge girmek, kimi duyguların etkisiyle
yüzünün rengi değişmek."pot kırdığını anlayınca ne yapacağını şaşırdı, kızarıp bozaran
yüzünü kapatmaya çalıştı."

kızıl (kızılca) kıyamet kopmak: bir meselede büyük, aşırı, gürültülü bir
kavgaya yol açmak; yüksek sesli tartışma başlatmak."sizin bostanlara su vermeyeceğim
deyince kızılca kıyamet koptu."

kilit noktası: tüm işlerin çözümlenmesi ona bağlı olan önemli öğe, üstünde
durulması gereken en önemli nokta, makam veya yer.

kimseye eyvallah etmemek: kimseden yardım ve iyilik beklememek, kimsenin
minneti altına girmemek."bu yaşa kadar kimseye eyvallah etmedim, bundan sonra da
edecek değilim."

kim vurduya gitmek: bir kargaşa esnasında ve kalabalık arasında kimin tarafından
vurulduğu veya dövüldüğü belli olmamak.

kirişi kırmak: kaçıp gitmek, bulunduğu yerden gizlice ve hızlıca ayrılmak."kavga
başlayınca kirişi kırarım diye düşündü."

kirli çamaşırlarını ortaya dökmek: ayıp, suç ve kusurlarını, gizli kalmış
yolsuzluklarını açığa çıkarmak; açıklamak, söylemek."kirli çamaşırları ortaya dökülünce
ne yapacağını şaşırdı."

kitaba el basmak: elini kutsal kitap olan kur`ân-ı kerim üstüne koyarak
yemin etmek.

kitabına uydurmak: kanunî olmayan bir işi kimi boşluklardan yararlanarak
kanunî imiş gibi göstermek."işi kitabına uydurmuşlar, çok zengin olmuşlardı."

kof çıkmak: işe yaramadığı, sanıldığı gibi olmadığı, boş ve değersiz bir
kişi olduğu anlaşılmak.

kokusu çıkmak: gizli yapılmış bir iş, daha sonra herkes tarafından bilinir
olmaya başlamak."bu işin kokusu çıkar diye korkuyorum."

kolaçan etmek: çevresini ya da kendisinden istenilen yeri dolaşıp ne var
ne yok diye bakmak, olup biteni anlamak amacıyla dolaşmak."bir kişi etrafı şu şekilde
bir kolaçan etsin de gelsin."

kol kanat olmak: yardım etmek, gözetmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına
almak.

koltukları kabarmak: kendisine ya da yakınlarına yapılan övgüden ötürü kıvanç
duyup büyüklenmek, böbürlenmek."oğlun olabildiğince becerikli dedikleri vakit koltuklarım
kabardı doğrusu."

kolu kanadı kırılmak: çaresiz duruma düşmek, bir şey yapamaz hâle gelmek."kolu
kanadı kırılmış bir vaziyette dolaşıyordu."

korktuğu başına gelmek: endişe duyduğu, kaygılandığı, olmasını istemediği
şeyle karşı karşıya gelmek."korktuğum başıma geldi, ne yapacağım şimdi ben!"

koyun kaval dinler gibi: düşünmeden, hiçbir şeyi anlamadan, ne denildiğini
kavramadan dinlemek."beni koyun dinler gibi dinleyip çekip gittiler."

kozunu paylaşmak: aradaki anlaşmazlığı zora başvurarak, üstün olan güce dayandırarak
çözümlemek, sona erdirmek."onunla kozunu paylaşmaya can atıyordu."

kök salmak: 1. bir yere iyice, ayrılmamacasına yerleşmek. 2. iyice tutunmak,
köklenmek, sağlamlaşmak, yayılmak."onun sevgisi, içerisine iyice kök salmıştı."

kök söktürmek: uğraştırmak, zorluk çıkarmak, engel olmak."o takıma kök söktürmeye
yemin ettik."

köküne kibrit suyu dökmek: bir daha belirmeyecek, ortaya çıkmayacak şekilde
yok etmek, ortadan kaldırmak.

köprüleri atmak: girişilen, başlanılan bir işten vazgeçmeye ya da geri dönmeye
imkânı kalmayacak biçimde kesin bir davranış göstermek; ilişkileri bir daha kurulamayacak
biçimde bozmak.

kör değneğini beller gibi: bir değişiklik, yenilik düşünmeden, hep aynı şekilde
davrananların durumunu anlatmak için kullanılır.

kör dövüşü: netice alınamayacak ve birbirlerini engelleyecek şekilde, bir birinden
habersiz düzensiz ve uyumsuz çabalama.

kör kadı: sözünü esirgemeyen; doğru bildiğini hatır gönül dinlemeden her
yerde, herkesin yüzüne karşı söyleyen.

köstek olmak: engel olmak."sen köstek olma yeter."

körü körüne: düşünüp taşınmadan, nasıl sonuçlanacağını hesaplamadan, dikkat
etmeden."bu işe öyle körü körüne giremem, anladın mı?"

köşe bucak: göze çarpmayan, önemsiz yer.

kötüye kullanmak: suiistimal etmek, yetkisini yanlış bir yolda kullanmak,
istenilmeyen yolda yararlanmak."benim yumuşaklığımı kötüye kullandı."

kraldan çok kralcı olmak: birinin davasını ondan daha çok savunur olmak.

kucak açmak: gereksinim sahibi birine sığınacak yer vermek, onu korumak."muhtaçlara
kucak açmak insanlık görevidir."

kumkumav gibi: yapayalnız, yalnız olarak.

kulağı delik: olup bitenleri çabuk haber alan, derhal her şeyden haberi olan."hasan
mı, ne kulağı delik adamdır o, ne öğreneceksen ona sor."

kulağı kirişte (olmak): söylenecek sözü, gelecek haberi dikkatlice (beklemek)."kulağınız
kirişte olsun, ne duyarsanız iletin derhal."

kulağına çalınmak: bir söz, bir haber başkasına söylenirken kendisi de şu şekilde
böyle duymak. o"senin şehre gideceğin kulağıma çalındı, ne diyorsun?"

kulağına kar suyu kaçmak: rahatını bozan bir haber işitmek, sıkışık bir duruma
düşmek.

kulağına küpe olmak: başına gelen bir işten, gördüğü olaydan ders alıp hiç
unutmamak."umarım bu iş senin kulağına küpe olur da aynı yanlışa bir daha düşmezsin."

kulağını açmak: tüm dikkatini vererek dinlemek, söylenenlere dikkat etmek."kulağını
aç da beni iyi dinle!"

kulağını bükmek: dikkatli olması için uyarıda bulanmak.

kulağını çekmek: 1. uyarmak için hafif bir ceza vermek. 2. ceza olarak kulağını
büküp çekmek."şimdi bana kulağınızı çektireceksiniz!"

kulak asmamak: aldırıp önemsememek, dinlememek."kulak asma sen onun söylediklerine."

kulak dolgunluğu: duya duya elde edinilen yarı buçuk bilgi.

kulak kabartmak: çaktırmadan, belli etmemeye çalışarak dinlemek."dayanamayıp
yanındakilerin konuşmalarına kulak kabarttı."

kulak kesilmek: çok iyi, tüm dikkatini vererek dinlemek; dikkatini toplayarak
duymaya çalışmak."ne konuştuklarını merak ediyordum, yanlarına yaklaşarak kulak
kesildim."

kulaklarını çınlatmak: birini iyi duygularla anmak.

kul hakkı: islâm dinine göre, insanların birbiri üstündeki hakları."öte
dünyaya kul hakkıyla gitmem inşallah."

kul köle (veya kurban) olmak: tam bir doğruluk içerisinde gönülden bağlanmak,
bağlılığın gerektirdiği fedakârlığı yapmaya hazır olmak.

kulp takmak: bir hata, bir bahane bulmak.

kumpas kurmak: birini aldatmak için tuzak kurmak, gizli bir iş düzen vermek.

kundak sokmak: 1. yangın çıkarmak için bir yere tutuşmuş yağlı bez parçası
koymak. 2. ara bozacak bir söz ya da davranışta bulunmak.

kurban olayım: 1. aşırı sevgi ve hayranlık anlatmak için kullanılır. 2. yalvarmak
için söylenir."kurban olayım yavruma dokunmayın!"

kurşuna dizmek: ölüm cezasını askerî bir birliğin attığı kurşunlarla yerine
getirmek, sıkılan kurşunlarla öldürmek."bütün köy halkını kurşuna dizdiler!"

kurtlarını dökmek: öteden beri yapmak istediği şeyi bol bol yapıp hevesini
almak."bu akşam bir miktar kurtlarımızı dökelim, ne dersin?"

kurt masalı okumak: inandırıcı, luzumsuz, asılsız sözler (söylemek).

kuru iftira: hiçbir kanıtı olmayan suçlama."allah kuru iftiradan korusun
hepimizi!"

kuru kalabalık: 1. yararsız kırık dökük eşya. 2. hiçbir işe yaramayan insan
topluluğu."bu kuru kalabalığa güvenip de sakın yola çıkma."

kuru kuruya: boşuna, boş yere.

kuru sıkı: 1. korkutmak amacıyla söylenen sözler, blöf. 2. yalnız barutla
sıkılanmış tüfek veya fişek dolgusu.

kuş beyinli: akılsız, aptal, ahmak.

kuş kadar canı olmak: ufak, cılız, zayıf, çelimsiz bir vücuda sahip olmak.

kuş sütüyle beslemek: en pahalı, değerli az bulunur besinlerle yiyip içirmek.

kuş uçmaz, kervan geçmez: çok ıssız, sapa, kır, insanın uğramadığı yer."başını
alıp kuş uçmaz kervan geçmez bir diyara gitti."

kuş uçurmamak: hiç kimsenin geçmesine, kaçmasına izin vermemek; imkân tanımamak,
bunun için çok dikkatli davranmak."sıkı gözcülerdir, kuş uçurtmazlar, merak etme!"

kuvvetten düşmek (kesilmek): gücü iyice azalmak.

kuyruğuna basmak: birini tahrik etmek, incitip saldırmasına yol açmak.

kuyruklu yalan: insanın kanması için süslenmiş büyük yalan."inanmayın ona,
söyledikleri kuyruklu yalandan başka bir şey değil!"

kuyruk sallamak: yaltaklanmak, birisine yaranmak için yapmacık davranışlarda
bulunup şirin görünmeye çalışmak."bütün gece boyunca şirket müdürüne kuyruk sallayıp
durdu."

kuyusunu kazmak: birinin kötü duruma düşmesi, felâkete uğraması, zarar görmesini
sağlamak için zemin hazırlamak, tuzak kurmak."adamın kuyusunu kazıp da elinize ne
geçecek."

küçük dilini yutmak: çok şaşmak, hayrete düşmek, donakalmak, hiçbir şey söyleyemez
hâle gelmek."ne o dostum, ufak dilini mi yuttun?"

küçük düşürmek: onurunu kırmak, birilerinin yanısıra itibarını sarsmak ve
değerini düşürmek."dikkatli ol, bir pot kırıp da kendini ufak düşürme sakın."

küçük görmek: önemsememek, değer vermemek."hasmınızı sakın ufak görmeyin
çocuklar!"

külâhıma anlat: "söylediklerin hiç de inandırıcı değil, sana inanmıyorum"
anlamında kullanılır.

külâhını ters giydirmek: çok kurnaz olmak; oyuna getirmek, kendisine iyi
davranmayanları bir hile ile yaptıklarına pişman etmek.

külâhları değişmek: "araları bozulmak, bozuşmak" anlamında tehdit olarak
kullanılır."hareketlerini düzeltmezsen külâhları değişiriz, ona göre!"

kül kedisi: 1. çok üşüyen, ateşin yanından ayrılmayan (kimse). 2. uyuşuk,
miskin, rahatına düşkün, tembel.

kül kesilmek: heyecan ve korkudan yüzünün rengi atmak, solmak."katili karşısında
görünce yüzü kül kesildi."

kül olmak: 1. bir şey bütünüyle yanmak. 2. varını yoğunu yitirmek, elinde
bulunanlar yok olmak. 3. büyük bir felâkete uğrayıp çok üzülmek.

külünü (göğe) savurmak: bir şeyi tamamiyle bitirip yok etmek, harcayıp tüketmek,
telef edip bir şey bırakmamak.

kül yutmamak: oyuna gelmemek, tuzağa düşmemek, kurnazca yapılan bir hileye
aldanmamak."bana kül yutturamazsınız diyemem ama yeterince dikkatli olduğumu söyleyebilirim."

künyesi bozuk: eskiden kötü durumları görülmüş olan, kötü işlere girmiş bulunmakta olan."künyesi
bozuk diye, bu adama hiç kimse iş vermeyecek mi?"

küplere binmek: haddinden fazla öfkelenme, kızmak, sağa sola ateş saçmak."yeni
saatimi kırdığımı öğrenen annem küplere bindi."

küpünü doldurmak: eline geçen fırsatları değerlendirerek çok para biriktirmek."küpünü
doldurmayı becerebilenlerden olamadım hiç."

kürek kadar (pabuç kadar) dili olmak: derhal her söze cevap yetiştirmek, büyüklerine
karşı saygısızca karşılıklar verir olmak.     laçka olmak:
1. gelişi hoş bir iş gevşek ve düzensiz yürütülmek. 2. mil ya da vida gibi makine
bölümleri eskiyip aşınarak işe yaramaz hâle gelmek."bu vidalar laçka olmuş, kol
tutmuyor."








yorumlar yorumlar

  1. kalbi küt küt atmak deyimi nedir?
    ayşe tarafından 11/11/2009 tarihinde yazılmış.

yorum ekle yorum ekle

 
 
 
 

bilgi ara / www.bilgiara.com / bilgiler / deyimler sözlüğü - k