bilgi ara

6 / 311 kategoride 93.524 konu hakkında bilgiler !

çiçek hikayeleri hakkında bilgi çiçek hikayeleri




gül yaprağı

uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. burada geçerli olan incelik; anlatmak dilediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda gelişi hoş bir tokmak, çan veya zil yoktu. bir müddet sonra kapı açıldı, içerdeki budist, kapıda duran yabancıya baktı. bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. budist bir müddet kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içerisindeki suyun üzerine bıraktı. gül yaprağı suyun üzerinde yüzüyordu ve su taşmamıştı. içerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. suyu taşırmayan bir gül yaprağına her vakit yer vardı...


hercai

çok uzun yıllar önce iki kır çiçeği birbirlerine aşık olurlar, her bahar diğer çiçekler gibi onlar da açıp güneşe merhaba derler. fakat bir bahar başlangıcı bu çiçeklerden biri diğerine;

"biz diğer çiçekler gibi bu bahar açmayalım kışın ortasında herkesin soğuktan kaçtığı karlı günlerde açalım ki tüm doğa bize ilişkin olsun" der. ve ikisi de o bahar açmamaya karar verirler.

biri açmak için kışın gelmesini ve karın yağmasını beklerken, diğeri o yaz açar. o gün bügündür karda açan ve sevgilisini bekleyen çiçeğe kardelen, sevgilisini yarı yolda bırakan çiçeğe de hercai denilir. işte bu sebeple hayırsız sevgiliye hercai diye hitap edilir.


kırmızı gül

bir ülke varmış eskiden. ve bu ülkede hiç ama hiç kırmızı gül yokmuş, tüm güller beyaz renkteymiş. bir de birbirlerini çok seven bir kız ve bir delikanlı varmış... birbirlerine çok yakışıyorlarmış. kız çok hoş delikanlı ise çok yakışıklıymış. delikanlı bu kız için her şeyi yaparmış. kız ise bir koşul koymuş ortaya:

"bana kırmızı renkte bir gül getirirsen seninle evlenirim". delikanlı çok üzülmüş bu koşula, çünkü hiç kırmızı gül yokmuş bu ülkede. beyaz güllerle dolu bir bahçeye gitmiş, aramış ama yok. sonra oradaki bir bülbüle derdini yanmış. bülbül dinlemiş genci. ve en sonunda;

üzülme delikanlı, yarın buraya tıpkı saatte gel, kırmızı bir gül göreceksin... onu al kıza götür, evlenin mutlu olun. sen onu çok seviyorsun mutluluk hakkın." demiş. çocuk buruk halde ayrılmış ordan. ertesi gün bahçeye gitmiş koskoca bahçe beyaz güllerle dolu sadece en ortada kırmızı bir gül! delikanlı bir miktar şaşkın, bir miktar heyacanlı, bir miktar mutlu koşup gitmiş gülün yanına... ama gördüğüne gerçekten çok üzülmüş. bülbül yerde, kendini, dikeniyle öldürmüş olduğu gülün derhal dibinde cansız yatıyormuş... delikanlı, kendisinin mutluluğu için, bülbülün kanıyla boyadığı 'kırmızı gülü' alıp kızın yanına gitmiş.

kız, arzusu gerçekleştiği için çok sevinmiş ve kendisine kırmızı bir gül getiren delikanlıyla evlenmeyi kabul etmiş. ama delikanlı; 'benimle evlenebilmen için bülbülün ölmesi mi gerekiyordu? diyerek oradan ayrılmış ve bir daha da hiç dönmemiş... birilerinin mutluluğu hiçbir vakit başkalarının mutsuzluğu olmamalı...


sedef susuz kaldı

mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. adam inatçı bakışlarla suskun. nine'nin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını.... ve hakim tokmak vuruşuyla, sözü yaşlı kadına verdi, hakim..."anlat teyze neden boşanmak istiyorsun?" yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kasılmış sesiyle konuşmaya başladı. "bu herif yetti gari, 50 yıldır beni yaşamdan....."

sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda. sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu, kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın peşinden. çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti? herkes onu dinliyordu.

yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti: "bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim.. o bilmez... 50 yıl önceydi.... o çiçeği, bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm... yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim... bir müddet sonra çiçek kurumaya başladı. o vakit adak adadım.... her gece güneş açmadan önce bir tas suyla sulayacağım onu diye.. iyi gelirmiş dedilerdi.. 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp, bir kere de bu çiçeği ben sulayım demedi... ta ki geçen geceye kadar..o gece takatim kesilmiş.. uyuyakalmışım.....ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim.... hayatımı, umudumu her şeyimi verdim... ondan hiçbir şey göremedim... bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim... onsuz daha iyiyim, yemin ederim."

hakim, yaşlı adama dönerek; "diyeceğin bir şey var mı baba?" dedi. yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi; "askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçevan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... fadime'mi de orada tanıdım... sedefleri de... ona en hoş çiçeklerden buketler verdim. o çiçeklerle doludur bahçesi.. kokusuna taptığım perişan eder yüreğimi... ilk evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu doktora götürdüm... doktor çok uzun müddet uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi... her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi... doktoru pek dinlemedi bizim hatun... lafım geçmedi.. o günlerde tesadüf bu çiçek kurudu... ben ona 'gece sularsan geçer" dedim... adak dilettim...her gece onu uyandırdım. ve onu seyrettim.. o sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. her gece o çiçek ben oldum sanki... ona bu sebeple tapabilirdim..." dedi adam, o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle... "her gece o yattıktan sonra uyandım... saksıdaki suyu boşalttım.. sedef gece sulanmayı sevmez, hakim bey.... geçen gece de, yaşlılık, ben de uyanamadım... uyandıramadım. çiçek susuz kalırdı amma, kadınımın boynu yine azabilirdi... suçlandım.. sesimi çıkartamadım.." o an mahkeme salonunda her şey sustu...


çiçek ve su

günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar. ilk önceleri arkadaşlık olarak devam eder bu durum. tabi ki vakit gereklidir birbirini tanımak için. gel vakit, git vakit çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içerisine sığmaz bundan böyle ve anlar ki suya aşık olmuştur. ilk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar "sırf senin hatırın için ey su" diye...

öyle vakit gelir ki, bundan böyle su da içerisinde çiçeğe karşı bir şeyler hissetmeye başlar, zanneder ki, çiçeğe aşık oldum ama su da ilk defa aşık oluyordur. günler ve aylar birbirlerini kovalar ve çiçek acaba "su beni sevmiyor mu?" diye düşünmeye başlar. çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... oysa çiçek, alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz. çiçek, suya "seni seviyorum" der. su, "ben de seni seviyorum" der. aradan vakit geçer ve çiçek yine suya "seni seviyorum" der. su, sabırla "ben de" der. çiçek sabırlıdır, bekler, bekler, bekler... bundan böyle öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa. ve son kez suya "seni seviyorum" der. su da ona "söyledim ya ben de seni seviyorum" der ve gün gelir çiçek yataklara düşer. hastalanmıştır çiçek bundan böyle. rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. yataklardadır bundan böyle çiçek, su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine.. bellidir ki bundan böyle çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki "seni ben, gerçekten seviyorum". çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir hekim çağırır "nedir sorun" diye...hekim gelir ve muayene eder çiçeği. muayeneden sonra şu biçimde der hekim "hastanın durumu ümitsiz, bundan böyle elimizden bir şey gelmez". su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar hekime "hastalığı nedir" diye. hekim, yukarıdan aşağıya bir bakar suya ve der ki: "çiçeğin bir hastalığı yok dostum...bu çiçek yalnızca susuz kalmış, ölümü onun için" der. ve anlar ki bundan böyle su, sevgiliye yalnızca "seni seviyorum" demek yetmemektedir...


nergis ilkesi

sizi düşüncelere sevk edecek bir öykü

kızım defalarca telefon edip, "anne, zamanları geçmeden gelip nergisleri görmelisin" demişti. esasında gitmek istiyordum, ama laguna'dan arrowhead gölü hemen hemen iki saatlik araba mesafesindeydi. bir miktar gönülsüzce, "haftaya salı geleceğim" diye söz verdim. çünkü bu üçüncü telefon edişiydi.

ertesi salı yağmur ve soğukla birlikte geldi. ama ne çare, söz vermiştim bir kere ve bu sebeple arabaya atlayıp gittim. carolyn'in evine girip kızımı kucakladıktan ve torunlarımla hasret giderdikten sonra dedim ki, "nergisleri boş ver carolyn! yol sisten görünmüyor. zaten şu anda seni ve çocukları o kadar çok özlemiş durumdayım ki bir metre daha araba kullanmayı düşünmüyorum!"

kızım sakince gülümsedi ve "biz her vakit böyle havalarda araba kullanıyoruz, anneciğim" dedi. bense, "hava açılmadan dünyada tekrar yola çıkmam. o vakit da doğru evime döneceğim!" diye kararlı bir biçimde konuştum. carolyn, "arabamı almak için beni garaja kadar götürebileceğini düşünmüştüm" deyince "ne kadar mesafede?" diye sordum. "sadece birkaç yüz metre ötede" dedi carolyn. "tamam o vakit, götürürüm. nasılsa bu kadar yola alışığım" dedim. yola çıktıktan birkaç dakika sonra "nereye gidiyoruz biz? bu yol garaj yolu değil!" diye sordum. carolyn gülerek, "garaja uzun yoldan gidiyoruz" dedi. "nergislerin yolundan." "carolyn!" dedim sert bir sesle, "lütfen geri dön." "tamam anne", dedi carolyn, "inan bana; bu fırsatı kaçırırsan kendini hiçbir vakit bağışlamazsın".

yirmi dakika kadar sonra ufak bir çakıl yola saptık ve ileride bir kilise gördüm. kilisenin diğer ucunda elle yazılmış "nergis bahçesi" yazısı vardı. arabadan çıkarak her birimiz bir çocuğun elinden tuttuk ve patikadan aşağı doğru yürüyen carolyn'i takip etmeye başladım. patika yolun dönemeç yaptığı yeri döner dönmez gördüklerim karşısında nefesim kesildi. dünyanın en göz alıcı görüntüsü gözlerimin önünde uzanıyordu. sanki birisi koca bir kazan dolusu altını alıp dağın zirvesinden aşağıya, yamaçlarına doğru boca etmişti. çiçekler görkemli bir biçimde, helezonlar durumunda, koyu turuncu, beyaz, limon sarısı, somon pembesi, hardal ve krem, rengarenk, adeta kurdeleler gibi ardarda dizilmişlerdi. tıpkı renkteki çiçekler bir arada ekilmiş olduğundan, her biri kendi rengindeki bir ırmağı andırırcasına akıp gidiyordu.

beş dönüm çiçek vardı. "fakat, tüm bunları kim yaptı?" diye sordum. carolyn'e. "sadece bir tek kadın" diye cevapladı, "kendisi de burada yaşıyor; burası onun evi". bütün o ihtişamın ortasındaki ufak ve mütevazi, iyi bakılmış, a biçimindeki bir evi gösterdi. eve doğru yürüdük. evin girişindeki bahçede bir tabela gördük.

"cevaplayabildiğim kadarıyla soracaklarınızın yanıtları" yazıyordu tabelada. ilk yanıt basitti, "50.000 çiçek soğanı" diyordu. ikinci yanıt, "hepsi teker teker, bir kadın tarafından. iki el, iki ayak ve azıcık akıl ile". üçüncüsü, "1958'de başlandı" idi. işte bu, nergis ilkesi buydu. o an benim için hayatımı değiştirecek bir deneyim oldu. hiç görmemiş olduğum bu kadıncağızı düşündüm, aşağı yukarı kırk yıl önce bu işe koyulan, her keresinde bir çiçek soğanı ekerek, görülmesi bile zor bir dağa göz zevkini ve neşesini getirmiş olan o kadını. ama, her keresinde tek bir çiçek soğanı ekerek, yıllar boyu süren çabası sonucunda dünyayı değiştirebilmişti. bu bilinmeyen kadın, içerisinde yaşadığı dünyayı edebiyen değiştirmişti. tarifi zor bir büyülü ortam, hoşluk ve ilham yaratmıştı.

onun nergis bahçesinin öğrettiği ilke, en fazla bilinen prensiplerden biriydi. yani, amaçlarımıza ve arzularımıza doğru her keresinde bir adım atarak -daha çok ufak birer adım atarak- ulaşmayı öğrenmek, bir iş yapmayı sevmesini öğrenmek ve vakit birikiminin nasıl kullanılacağını öğrenmek.

zamanın ufak parçacıklarını küçük günlük çabalarımızla çarptığımız vakit, kendimizin de muhteşem şeyler yapabileceğimizi görürüz. biz de dünyayı değiştirebiliriz. "yine de bu beni bir miktar üzüyor" dedim coralyn'e. "düşünüyorum da, otuz beş-kırk yıl önce böyle hoş bir hedefle ben yola çıkmış olsaydım, şu anda ne kadarına ulaşmış olabilirdim acaba?" kızım, günün anlamını, kendine has tavrıyla kısaca, "bunu öğrenmeye derhal yarın başla!" diyerek özetledi.

dün kaybettiğimiz saatleri düşünmenin hiçbir faydası yok. pişmanlığımızın nedenlerinden bahsedeceğimize kutlanacak bir ders almak istiyorsak, "bunu bugün nasıl işe yarar hale getirebilirim?" sorusunu sormamız yeterlidir.


anneler günü

amerikan iç savaşı'nın başladığı tarihlerde marie jarvis isimli bir kadın çeşitle eyaletlerde anneler klübü ismi altında organizasyonlar kurdu. bu organizsayonların hedefi, hangi taraftan olursa olsun iç savaş'ta yaralanan askerlere yardım etmek, onları tedavi etmekti. jarvis'in 4 oğlu bu savaş sırasında öldü. savaştan sonra 1865 yılında jarvis, annelerin kardeşliği günü adında bir kutlama organize etti. bu kutlamanın hedefi farklı politik görüşlere sahip komşuların birbirleriyle kaynaşmalarını sağlamaktı. çok başarı belirten olan bu organizasyon, 1961 yılını takip eden yıllarda da tekrarlandı.

anneler gününün resmi olarak kutlanması

jarvis 9 mayıs 1905 tarihinde öldüğü vakit, kızı anna, annesinin hatırasını onurlandırmaya karar verdi. 12 mayıs 1907 tarihinde kilisede annesinin anısına bir tören düzenlenmesini sağladı. takip eden yıl boyunca politikacılara ve rahiplere mektuplar yazarak bu günün gelenekselleştirilmesi isteğinde bulundu. 10 mayıs 1908 pazar günü kiliselerde jarvis'i anlatan vaazlar verildi. tıpkı yıl içerisinde mayıs ayının ikinci pazar gününün amerika'daki bütün eyaletlerde anneler günü olarak kutlanmasına karar verildi. bundan böyle anneler günü resmi bir gün olmuştu.

anneler günü'nün olmazsa olmaz hediyesi, o tarihten beri hep çiçekler oldu. yine de bazı ticari çevreler, bu potansiyeli kullanmak, insanoğlu'nun en kutsal duygularını istismar etmek için tüketicileri en pahalı hediyelere yöneltti. ancak anne kalbi asla aldığı hediyenin değerini düşünmez. onun için önemli olan hatırlamış olmaktır ve çiçekler anneler için her vakit yeterli olacaktır.

anneler gününün yol açtığı ticari çılgınlık anna jarvis'i de derinden sarstı. anneler günü, amacının çok ötesinde bir duruma gelmişti. 1923 yılında jarvis, anneler günü kutlamalarının iptal edilmesi için dava açtı. sonraki yıllarda yine anneler günü'nün iptal edilmesi için washington'a kadar yürüdü. fakat başarı belirten olamadı. 1948 yılında ölmeden kısa bir müddet önce yaptığı ropörtajda anneler günü'nü başlattığı için çok üzgün olduğunu söyledi.

anneler günü, bundan böyle derhal tüm dünyada kutlanan bir gün. iletişimin inanılmaz boyutlara ulaştığı, yaşamın baş döndürücü bir hızda sürdüğü günümüzde ticari bir yozlaşma söz konusu olsa bile, yılda bir günün annelerimize ayrılmış olması, onların gerçek değerini hatırlamamız açısından çok önemli. anneler günü olmasaydı, hayatın yoğun temposu içerisinde belki de hiç hatırlamazdık annelerimizi.


sevgililer günü

sevgililer günü'nün başlangıç tarihi eski roma imparatorluğu zamanına uzanıyor. eski roma'da 14 şubat günü tüm roma halkı için önemli bir gündü. çünkü bu günde roma tanrı ve tanrıçalarının kraliçesi olan juno'ya duyulan saygıdan ötürü tatil yapılırdı. juno bundan başka roma halkı tarafından kadınlık ve evlilik tanrıçası olarak da biliniyordu. bu günü takip eden 15 şubat gününde ise lupercalia bayramı başlıyordu.

bu bayram, halkın genç nüfusu için büyük önem taşıyordu. bunun sebebi ise yaşantıları kesin kurallar ile sınırlandırılmış, bunun doğal neticesi olarak bir birliktelik hayata şansı olmayan bu gençler, yalnızca bu bayram süresince bile olsa birbirinin partneri oluyorlardı.

hangi genç bayanın hangi genç erkek ile bir çift oluşturacağı eski bir gelenek olan ve lupercalia bayramı'nın arife günü yapılan bir çekiliş ile belli oluyordu. romalı genç kızlar, isimlerini ufak kağıt parçalarının üstüne yazıp bir kavanoza koyuyorlardı. erkekler ise kavanozdan bu kağıtları çekerek üstünde hangi kızın ismi yazıyorsa o kızla bayram eğlenceleri boyunca beraber oluyorlardı. bu birliktelikler birbirine aşık olan çiftler için bayram müddetinin dışına taşıp genellikle evlilikle sonlanıyordu.

imparator 2. claudius, roma'yı kendi katı kuralları ile zalimce yöneten bir hükümdardı. onun için en büyük sorun, ordusunda savaşacak asker bulamamaktı. ona göre bu durumun tek nedeni romalı erkeklerin aşklarını ve ailelerini bırakmak istememeleriydi. işte bu sebeple, roma'daki bütün nişan ve evlilikleri kaldırdı.

aziz valentine de claudius'un hükümdarlığı vaktinde roma'da yaşayan bir papazdı. kendisi gibi papaz olan aziz marius ile birlikte claudius'un yasağına karşın gizlice çiftleri evlendirmeye devam etti. ancak imparator bu durumu bir müddet sonra öğrendi. aziz valentine, insanları evlendirmeye devam ettiği için tutuklandı ve yaptıklarının cezası olarak sopa ile dövülerek öldürüldü. milattan sonra 270 yılının 14 şubat'ında hiristiyan şehitliğine gömüldü.

aynı zamanlarda roma'daki putperestler, şubat ayı içerisinde kutlanan lupercalia bayramı'nı kendi putperest tanrıları için kutluyorlardı. bayram öncesi yapılan geleneksel çekilişi ise seromoniye bağlı kalarak kendileri için uygulamaya başladılar.

hiristiyan kilisesi'nin ilk kurulduğu yıllarda hizmet veren papazlar, bu törenlerin, bilhassa de evlenmemiş gençlerin putperestler ile birlikte anılmasından rahatsız oldukları için bir çözüm buldular. bu gençlerin isimlerinin azizlerle birlikte anılmasını diledikleri için lupercalia bayramı'nın başladığı günü aziz valentine günü olarak kutlamaya başladılar. o gün bugündür her yılın 14 şubat'ı "sevgililer günü" olarak kutlanmaya devam ediyor ve yeryüzünde kadın ve erkek beraber olduğu sürece de kutlanmaya devam edecek gibi.



etiketler etiketler [2]

bilgi ara / www.bilgiara.com