?

Osmanlıca sözlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlıca sözlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Osmanlica sozluk - z

Osmanlıca sözlük - z

Zabt: 1. sıkı tutma. 2. idaresi altına alma, kendine mal etme. 3. silah zoru ile bir yeri alma. 4. anlama, kavrama. 5. kaydetme, özetini yazma.



zâhib: 1. gidici, giden. 2. bir fikre veya zanna uyan, kapılan.



zâhir: açık, belli, görünür, meydanda olan.





zâhirî: dıştan görünen, meydanda olan.



zail: sona eren, devamlı olmayan.



zamir: 1. her şeyin iç yüzü. 2. yürek, vicdan. 3. gizli fikir. 4. zamir, ismin yerini tutan kelime.



zâni: zina eden erkek.



zâniye: zina eden kadın.





zarar: ziyan, eksiklik, kayıp.



zarf: yer ve vakit bildiren edat.



zat: kendi, asıl, öz, cevher, saygıdeğer kişi.



zayi': elden çıkan, yitik, kaybolan.



zayiat: kayıplar, yitikler.





zebânî: zebanî, cehennemlikleri cehenneme atan melek.



zeberced: zümrütten daha açık renkte bir süs taşı.



zebh: boğazlama, kesme, kurban kesme.



zecr: 1. yasaklama, yaptırmama. 2. zorlama, zorla yaptırma, angarya işletme sıkma, eziyet.



zeker: erkek, erkeklik organı.





zelil: hor, hakir, alçak.



zelle: 1. ayak sürçüp kayma. 2. kusur, suç.



zem (zemm): birinin kötülüğünü söyleme, ayıplama, yerme, çekiştirme.



zemherir: karakış.



zemzeme: 1. ezgili ses, terennüm, teganni. 2. mezamir'i okuyanların teranesi (zebur).





zenb: günah, suç, kabahat.



zeval: 1. zail olma, sona erme. 2. aşağılama, inme. 3. güneşin başucunda, tam tepeden bulunma vakti zeval zamanı, öğle zamanı.



zevc: çift, eş.



zevcyen: karı-koca, iki eş.



zevi'l-ukul: akıl sahipleri, akıllılar.





zikr: 1. zikir, anma, hatıra getirme. 2. ağıza alma, adını söyleme. 3. anlatma, ifade etme. 4. övme, iyilikle anma. 5. tasavvufi anlamıyla allah adını anarak zikretme.



zikr-i cemil: hoş zikir, övgü.



zikrullah: allah'ı anma.



zillet: alçaklık, aşağılık.



zimmî: 1. islâm devletinde yaşayan gayr-i müslim. 2. haraç veren, raiyye.





zinet: süs eşyası, bezek.



zira': dirsekten orta parmak ucuna kadar olan uzunluk ölçüsü, 75-90 santim arasında değişir.



zîrahim-i mahrem: nikah düşmeyen akraba kadın.



zişan: şanlı, tanınmış, gösterişli.









ziya: ışık, aydınlık.





zuhr: öğle vakti, öğle namazı.



zulm: zulüm, haksızlık, eziyet.



zulmet: karanlık.



zübde: bir şeyin en seçkin parçası, öz, özet.



zübur-zübür: kitaplar, yazılı şeyler.





zühd: dünya lezzetlerinden el çekerek ibadetle meşgul olma, sofuluk.



zühûl: isteyerek veya elde olmayarak unutma, geçiştirme, yanılma.



zülcelal: celal sahibi, allah.



zülkarneyn: iki boynuz sahibi, kur'ân-ı kerim'de adı geçen bir hükümdar, iki yönlü.



züll: horluk, hakirlik, alçaklık.





zürriyet: soy, nesil, kuşak.

Osmanlica sozluk - y

Osmanlıca sözlük - y

Yâd: 1. anma, hatırda tutma, zikretme. 2. hediye. 3. hatıra. 4. hatır gönül.





yakaza: uyanıklık, dikkatli olma, uyku ile uyanıklık arasındaki hal.



yârân: dostlar, sadık arkadaşlar, sevgililer.



ye'cüc ve me'cüc: kur'ân-ı kerim'de bahse husus edilen ve kısa boylu olacakları söylenen, ortalığı fitne ve anarşiye boğacak olan bir kavmin adı.



yed: el, (mecazen) güç, kudret, yardım.



yemîn-i gamûs: yalan yere bile bile yapılan yemin.





yemîn-i mün'akide: akit yemini, and içme.



yetîm: babası ölmüş çocuk.



yeûs: "ye's"den: ümitsiz.



yevm: gün.





yevm-i kıyâmet: kıyamet günü.





yezdân: 1. allah (c. c. ). 2. mecûsilere göre hayırları yaratan hayır tanrısı.

Osmanlica sozluk - v

Osmanlıca sözlük - v

Vâcib: lazım, zorunlu olan, yerine getirilmesi her müslüman için lazım ve zorunlu olan allah'ın emirleri.





vâcibât: yapılması lazım olan şeyler, farzlar.



vâcibu'l-vücûd: vücudu mutlak var olan, yokluğu olası olmayan allah.



vadi: 1. bir nehrin yatağı. 2. iki dağ arasındaki uzun çukur. 3. yol, stil, metod, dere.



vaftiz: hıristiyanlığa yeni girenin ve çocuğunun dine girmesi için lazım sayılan, suya sokma töreni.



vahdet: 1. birlik, bir ve tek olma. 2. yalnızlık, kendi kendine kalış.





vahdet-i vücud: varlıkların tek asıldan çıkma inanışı.. tasavvufî bir görüş. varoluşun tek kaynağa bağlılığı.



vahim: ağır, sonu tehlikeli, çok korkulu.



vahiy: ilâhî bilgi allah'tan peygamberlere gelen özelliği, allah'ın dilediği şeyleri peygambere bildirmesi.



vaîd: iyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak kesin hadiseleri haber vererek korkutmak, cehennemi haber vermek.



vakar: ağırbaşlılık, kalp rahatlığı.





vâki: 1. vuku bulan, olan. 2. olağan, olmuş, mevcut.



vâlid: baba, doğurtan.



valide: ana, doğuran.



valideyn: ana-baba.



vâreste: afvedilmiş, halâs bulmuş, kurtulmuş, rahat, serbest.





vârid: 1. ulaşan, yetişen, gelen, erişen. 2. akla gelen. 3. bir şey ile ilgili söylenen, uygulanan.



vâsıl: ulaşan, erişen, kavuşan.



vasıyyet: bir işi birisine havale etmek, emir, bir malı veya menfaati ölümden sonrası için bir kişiye veya hayır cihetine teberru yolu ile temlik etmek.



vasîyle: cahiliye döneminde bir koyun dişi doğurursa yavru sahibinin, erkek doğurursa ilâhlarının olurdu. koyun dişi ve erkek yavru doğurduğu takdirde dişi yüzünden erkek yavru da kurban edilmezdi. buna vasîyle denirdi.



vatı': ayak altına alıp çiğneme, ideal hale getirme, cima.





vebal: günah, zarar, ziyan, şiddet, ağırlık, azap, doğru olmayan bir hareketin manevî sorumluluğu.



vecd: 1. aşk, muhabbet. 2. kendinden geçmek, kendini unutacak kadar aşk hâli.



vech: 1. yüz, çehre, surat. 2. stil, üslub. 3. alın, ön, satıh, cephe.



vecibe: çok lazım ve koşul olan şey. borç hükmünde olan görev, yapılması mecburi iş.



veciz: 1. özdeyiş. 2. kısa, toplu.





vedûd: çok şefkatli, kendisine çok sevgi beslenen. esmâ-i hüsnâdan.



vefd: 1. delege, murahhas, elçi. 2. gelme, vurma, ulaşma. 3. hususi bir işle başkasının yanına varma, elçilik.



vehbî: doğuştan, allah vergisi, çalışmakla kazanılmayıp allah'ın lütfu ile olan.



vehhab: çok fazla bağışlayan, ihsan eden, allah'ın isimlerinden biri.



velâyet: veli olan kimsenin hali, dervişlik, dostluk, sadakat, başkasına sözünü geçirmek.





veled: erkek çocuk, oğul, çocuk.



veled-i zinâ: meşru olmayan birleşmeden doğan çocuk, nikah dışı birleşmeden doğan çocuk.



veli: 1. sahip, malik, evliya, koruyucu, muhafaza eden, ufak çocukların halinden sorumlu kişi, baba, ata. 2. velâkin, fakat, amma.



veliyyü'l-emir: emir veren, emir sahibi olan.



velyetme: birbirleri ardı sıra gitmek birini takip etmek.





vesîle: bahane, sebep, fırsat, ideal durum.







vesvese: kuşku, kuruntu, tereddüt.



veter: yay kirişi.



veyl: vay durumuna, yazık, hüzün ve hüsran. cehennemde bir çukurun adı.



veylettirmek: birbirleri ardı sıra götürmek, birbirleri ardı sıra gelmeyi sağlamak.





vikaye: koruma, koruyuculuk, sahip olma, arka çıkma, kayırma.



vilâdet: doğmak, doğuş, dünyaya gelmek, doğurmak.



vilâyet: 1. il. 2. velilik, ermişlik. 3. veli olan kimsenin hali. 4. başkasına sözünü geçirme.



vird: sıkça ve sürekli okunan dua.



visâl: kavuşma, sevdiğine ulaşma, ayrılıktan kurtulma.





vizr: günah, yük, ağırlık, yük götürmek, sırta vurulan ağır yük.



vukuf: bir şeyi bilme, öğrenmiş olma.



vustâ: orta.



vücûd: varlık, var olmak, bulunmak, cesed, cisim, ten, gövde.

Osmanlica sozluk - u

Osmanlıca sözlük - ü

Ülfet: 1. alışma, kaynaşma. 2. görüşme, konuşma. 3. dostluk.





ümera: emirler, beyler, yöneticiler.



ümid: umut, ümit.



ümmet: bir peygambere inanan insan topluluğu.



ümmî: anasından doğduğu gibi kalıp, okuyup yazma öğrenmeyen kimse.









ümmü'l-habâis: (kötülüklerin anası) şarap, içki.





ümmü'l-kura: şehirlerin anası, mekke-i mükerreme.



ünsiyyet: alışkanlık, sokulganlık, düşüp kalkma.



ünvan: lakap, ünvan.



üslub: stil, şekil, ifade yolu.

Osmanlica sozluk - u

Osmanlıca sözlük - u

Ubudiyyet: kulluk, kölelik, bağlılık, aşırı mensupluk.





uhrevî: ahiretle ilgili, öteki dünyaya ilişkin.



uhuvvet: kardeşlik, dostluk, bağlılık.



ukalâ: 1. akıllılar. 2. akıllılık iddia edenler, ukelalar.



ukde: düğüm, zor iş, muamma.



ukubet: ceza, azap, işkence, eziyet.





ulema: âlimler, bilginler.



uluhiyyet: allahlık, ilâhlık.



ulum: ilimler, bilimler.



ulum-i âliyye: 1. sarf ve nahiv gibi âlet ve anahtar halinde olan ilimler. 2. "ayn" ile yüce ilimler, din ilimleri.



ulü'l-emr: emir sahipleri, buyruk sahipleri, kadılar, idareciler, yöneticiler.





ulvî: yüce, yüksek, göğe ve manevî âleme mensup.



umde: 1. dayanacak, inanılacak şey. 2. güvenilecek yer, kimse.



umre: hac günleri dışında yapılan kâbe ve diğer mukaddes yerlerin ziyareti.







umum: genel olma, hep, herkes.



umumî: umumî, herkese ilişkin, herkesle ilgili, genel.





uryan: çıplak.



usul: bir ilmin veya tekniğin asıl konusundan önce öğrenilmesi gereken başlangıç bilgileri, başlangıç, tertip, düzen metod.



uzlet: yalnızlık, bir tarafa çekilip kendi kendine tenha kalma.



uzv: canlıyı meydana getiren parçaların her biri, organ.

Osmanlica sozluk - t

Osmanlıca sözlük - t

Taabbüd: ibadet, kulluk etmek.





taaccüb: şaşma, hayret etme, tahayyür.



taaddî: 1. geçme, öteye geçme, saldırma. 2. zulmetme, adaletsizlik. 3. örf, âdet ve kanunların sınırını aşma. 4. arapça'da lâzım bir fiili müteaddî yapmak.



taaddüd: çoğalma, birden çok olma, tekessür etme.



taam: yemek, yenen şey.



taat: ibadet etmek, allah'ın emirlerini yerine getirmek, itaat etmek.





tababet: hekimlik, tıp doktorluğu.



tabasbus: yaltaklanma, alçakça yalvarma.



tâbi: birinin arkasından giden, ona uyan, boyun eğen.



tâbiîn: hz. muhammed'i görmüş olanlara yetişmiş olanlar, sahabeden sonraki nesil.



ta'bîr: ifade, anlatım, anlamı olan söz, deyim, rüya yorma.





tâbut: sandık. ölü taşımaya mahsus sandık. hz. musa'ya inen on emrin konduğu sandık.



tac: hükümdarların başlarına giydikleri değerli taşlarla işlenmiş giyecek.



ta'dâd: 1. sayma. 2. teker teker söyleme, sayıp dökme.



ta'dil: aslına zarar vermeden değiştirmek, tadil etmek, tebdil etmek, hafifletmek, doğrulaştırmak.



tadilat: farklılıklar, doğrultmalar, değiştirmeler, tebdil etmeler.





ta'diye: tecavüz ettirmek, geçirmek. bir eylemi müteaddi hali koymak. (gramer terimi)



taglîb: bir ilgiden dolayı kelimeyi başka bir anlamı da içerisine alacak biçimde kullanma.



tağlîz: katılaştırma, kalınlaştırma, sertleştirme.



tağut: allah'tan başka tapınılan her şey.



tahammül: 1. yüklenmek, yükü üzerine almak, kaldırmak. 2. sabretmek, katlanmak.





taharet: temizlik, nezafet, temizlenmek.



tahdîs: söylemek, rivayet etmek. görülen iyiliği herkese söylemek.



tâhir: temiz, pâk, özürsüz.



tahiyye: selâmlar, dualar, hayır duaları, mülk, beka ve süreklilik, namazın iki ve dört rekâtı sonunda okunan ettahiyyat duası.



tahlil: 1. bir şeyi incelemek üzere parçalarına ayırma. 2. analiz.





tahmid: hamd etmek, övmek.



tahric: 1. çıkartma. meydana koyma. 2. müctehidlerin naslara, kaidelere, asıllara uyarak şer'î hükümleri ortaya koymaları.



tahrif: 1. bir yazıdaki cümlenin anlamını değiştirme. 2. bir yazıdaki adın veya cümlenin yerini değiştirme, bozma.



tahrifat: bir yazıdaki cümlelerin anlamlarını karıştırma, değiştirmeler.



tahrik: azdırma, kışkırtma, kımıldatma, yerinden oynatma, hareket ettirme, yola çıkarma.





tahrîm: haram kılma, yasak etme. mahrum bırakma.



tahrime: namaza başlanırken söylenen tekbir. hacıların ihrama bürünmeleri.



tahsis: bir şeyi birine mahsus kılma, ona özel yapma.



tahvil: 1. bir halden başka bir hale getirmek. değiştirmek. 2. borç senedi.



tahyîl: akla getirme, zihinde canlandırma.





tahzir: 1. yasaklama, sakındırma, önleme. 2. hazırlama.



tâife: cemaat, grup, kavm, kabile, takım.



takaddüm: 1. önce gelme. 2. ileri geçme.



takbîh: çirkin görmek, beğenmemek, kabahatli bulmak, kötü gördüğünü bildirmek.



takdîr-i ilâhî: allah'ın takdiri.





takıyye: 1. sakınmak, kendini koruyup, çekinmek. 2. birinin bağlı olduğu mezhebi gizlemesi.



takip: gözetmek, yolunda gitmek, ardından yürümek, suçlunun suçunu araştırmak, izlemek.



takvâ: "vikâye"den. allah'ın emirlerini tutup, yasaklarından kaçınmak.



talâk: 1. boşamak, boşanmak. 2. bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak. 3. nikâhlı karısını bırakmak.



talâk-ı bâyin: zevcenin iddet süresi (üç temizlenme vakti) bitmeden tekrar kocasına dönmehakkı bulunmayan talâk.





talâk-ı ric'î: erkeğin karısını boşadıktan sonra tekrar karısına dönmesini olası kılan boşanma biçimi.



tâlî: ikinci derecede, sonradan gelen.



tâlib: isteyen, istekli, talebe, öğrenci.



ta'lik: asmak, geciktirmek, bağlamak, bir zamana bırakmak, arap yazısının bir çeşidi.



ta'lim: öğretmek, yetiştirmek, alıştırmak, belli etmek, idman.





tallahi: anlamı kuvvetlendirme için vallahi ve billahiden sonra söylenen yemin sözü.



taltif: lütfetme, bir iyilik ederek gönlünü alma, iltifat etmek.



tama': aç gözlülük, şiddetli arzu.



ta'mim: umumileştirme, herkese bildirme, genelge.



ta'n: 1. güzel görmemek, kötülemek. 2. birisinin ayıp ve kusurlarını söylemek. 3. küfretmek. 4. muhalifin iddialarını çürütmek.





tantana: çok lüks içerisinde olmak. gösteriş, gürültü patırdı.



tarafeyn: iki taraf, davada, karşılıklı iki hasım, her iki taraf.



tarassud: bir şeyi çok dikkat ederek gözetleme.



tarfetü'l-ayn: göz kapağının açılıp kapanışı kadar geçen kısa vakit.



tarîk: yol. meslek, stil.





tarikat: maneviyat yolu.



ta'riz: dokunaklı söz söylemek, kapalıca yapılan sitem, kinaye ile söylemek.



tasadduk: sadaka vermek, doğru olduğu ortaya çıkmak.



tasarruf: idare ile kullanmak.



tasavvuf: dinin ruhsal hayatla ilgili yönünü husus edinen bilim veya meslek.





tashif: yanlış yazma, hem anlamı, hem de kelimeyi değiştirme. yanılıp yanlış kelime yazma.



tasnif: 1. sınıf sınıf etme, sıralama. 2. kitap yazma. 3. sınıflama.



tasvir: 1. bir şeyin biçimini çıkarma, resmini yapma. 2. resim yaparcasına hoş tarif etme, tanımlama.



tatbik: yakıştırmak. yerine getirmek. bir kanun hükmünü, kaide veya emri yerine getirmek. kıyas ve tahmin etmek.



tathîr u tezhîb: temizlemek ve süslemek.





tathir: temizlemek, yıkayıp pak etmek.



tatil: çalışmaya ara vermek, izine başlamak, kesmek, allah'ın sıfatlarını inkâr eden felsefecilerin mesleği.



tatlîk: boşamak, nikahı fesh etmek.



tâun: tehlikeli ve bulaşıcı veba hastalığı.



tavaf: ziyaret etmek, ziyaret maksadıyla etrafını dolaşmak, hacıların kâbe çevresinde yedi kez dolaşmaları.





tav'an: isteyerek, zorlamadan, kendi isteğiyle.



tavsiye: 1. vasiyet bırakma. 2. ısmarlama, sipariş etme. 3. birini iyi tanıtma, işinin olmasını dileme.



tavzih: açıklamak, açık olarak bildirmek.



tayyibat: temiz olan şeyler.



tazammun: 1. başka şeyler arasında bir şeyi daha içerisine alma. 2. kefil olma.





tazarru': 1. bir şeye gizlice yakarma. 2. kendi kusurlarını bilip kibirden vazgeçip tevazu ile yalvarmak, ağlayıp, sızlamak.



ta'zîm: 1. büyükleme, ululama, büyük sayma. 2. ikram etme, saygı gösterme.



ta'zîr: 1. islâm hukukunda ile ilgili belli bir ceza olmayan suçlardan dolayı uygulanan cezalar. 2. red, icbar, tedib.



teâmül: 1. iş, muamele. 2. bir yerde insanlar arasında olağan muamele.



teâruz: 1. iki kişi arasındaki zıddıyet. karşıtlık. 2. çatışma.





tebaa (tebea): bir devletin hükmünde bulunmakta olan (türkiye devletinin tebaası gibi).



tebdîl: değiştirme. başka kılığa koyma.



tebennî: evlat edinme.



teberrük: bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermek. uğur ve bereket saymak.



tebeyyün: belli olmak, açığa çıkmak, görülüp anlaşılmak.





teb'ız: bölmek, bölük bölük etmek, bir kısma ilişkin etmek, parçalamak.



tecezzî: parçalara ayrılma ve bölünme, ufalanma.



techîz ve tekfîn: ölünün kefenlenmesi.



techîz: lazım şeyleri tamamlama, donatım.



tecil: başka zamana bırakma, tehir, erteleme.





tecrid: 1. soyma, soyutlama. 2. bir tarafta tutma, ayırma.



tecvid: kur'ân-ı kerim'i okuma kaidelerini (kurallarını) öğreten bilim.



tedâhül: iç içe olmak, birbirleri içerisine girmek.



tedrîc: derece derece ilerleme, ilerletme. azar azar hareket.



tedricen: yavaş yavaş, azar azar, derece derece.





tedvir: idare etmek, yönetmek, döndürmek, çevirmek, devrettirmek. kur'ân kırâetinde orta süratle okuma stili.



teehhül: evlenme, ehlileşme, ülfet ve ünsiyet eyleme.



teemmül: etraflıca düşünme.



tefekkür: fikretmek. düşünmek. düşünceyi harekete geçirmek. akıl yormak.



tefennün: fen öğrenme. pekçok şeyler bilme, çeşitli biçimde gösterme.





tefe'ül: fal açmak, bazı olayları uğurlu saymak, olacak şeyleri tahmin etmek.



tefrika: nifak, ayrılık, çözülme, dağılma.



tefrit: ortanın altında kalmak, normalden aşağı olmak.



tefsir: 1. örtülü bir şeyi açmak, yorumlamak. 2. kur'ân-ı kerim'in anlamını açıklayan bilim.



tehaddi: meydan okuma.





tehakküm: hükmetme, basınç yapma.



teheccüd namazı: gece uyanıp namaz kılmak, gece namazı.



tehekküm: "hekeme"den: 1. alay etme, eğlenme. 2. görünüşte ciddi, hakikatte alaydan ibaret olan eğlenme.



tehlîl: "lâ ilâhe illâllah" demek.



tehzib: ıslah etme, düzenleme.





tekabül: karşılıklı olma, bir şeyin karşılığı olma, yüzleşme, karşılık olma, karşılama.



tekâfül: dayanışma, kefilleşme.



tekbîr: "allahü ekber" demek.



tekdîr: azarlama, kederlenme.



tekebbür: kibirlenmek, kendini büyük saymak, nefsini büyük görmek.





tekellüf: 1. kendi isteği ile bir zorluğa katlanmak. 2. gösterişe kapılmak. özenmek. yapmacık hâl ve hareket. zoraki hareket.



te'kîd: 1. sağlamlaştırma. 2. bir iş için önce yazılanı bir daha tekrarlama.



tekvîn: var etmek, meydana getirmek, yaratmak, kelâm ilminde allah'ın subûti bir sıfatıdır, yokluktan vücuda getirmesi, icad etmesidir.



tekvinî: yaradılışla ilgili, var oluşla ilgili.



tekzîb: yalan isnad etme, yalancı çıkarma, yalan olduğunu belirtme.





telbiye: "lebbeyk allahümme lebbeyk" demek.



telhîs: kısaltma, özetleme, hulâsa-sını alma.



te'lîf: "ülfet"den. 1. uzlaştırma, barıştırma. 2. kitap, eser yazma.



telkîh: ilkah etmek, aşılamak, cinsinin üremesini sağlamak.



telmîh: bir şeyi açıkca söylemeyip ibarede bahsi geçmeyen bir kıssaya, bir fıkraya, bir ata sözüne veya meşhur bir şiire, bir söze işaret etmek. kapalı söylemek.





telvîn-i hitâb: sözün renklendirilmesi, çeşitlendirilmesi.



temâyüz: yükselme, üstün olma.



temcîd: allah'ın büyüklüğünü bildirmek. ta'zim ve senâ etmek. ramazan'da sahura kalkmak.



temdîd: devam ettirmek, uzatmak, sürdürmek, müddet vermek.



temessük: 1. tutunma, sarılma. 2. borç senedi.





te'mîn: 1. korkusunu giderme, güvenlik duygusu verme. 2. sağlamlaştırma. kesin bir hale koyma. sağlama.



temsîl: 1. bir şeyin aynını ya da mislini yapmak, benzetmek. 2. örnek, nümune, söz. canlandırma, piyes.



temyîz: ayırma, seçme, iyiyi kötüden ayırd etme.



tenâkuz: sözün birbirlerini tutmaması. çelişki.



tenasuh: bir ruhun bedenden bedene geçmesi, reankarnasyon.





tenasüb: 1. uygunluk, uyma, tutma. yakınlaşma. 2. anlamca birbirine ideal kelimeleri bir arada söze hoşluk vermek hedefi ile kullanmak.



tenasül: birbirlerinden doğup üreme, türeme, nesil yetiştirme.







tennûr: kapalı ocak, fırın, tandır.



tenzîh: 1. suç ve noksanlıktan uzak saymak. 2. kabahatsiz olduğu anlaşılmak ve onu ifade etmek.



terâhî: 1. işte gayretsizlik, gevşeklik, ihmal. 2. sonraya bırakma. 3. gecikme, geç kalma. 4. geri durma, geri çekilme.





terakkî: 1. ilerleme, yukarı çıkma, yükselme. 2. artma, çoğalma, gelişme.



tereke: ölen bir kimsenin mallarının hepsi.



terennüm: hoş güzel anlatma, yavaş ve hoş sesle şarkı söylemek.



tergîb: ümitlendirme, isteklendirme, şevklendirme, rağbet ettirme, özendirme.



terkîb-i izafî: isim tamlaması.





terkîb-i vasfî: sıfat tamlaması.



tertîb: 1. düzeltme. dizme, sıralama, düzene koyma. 2. hile ile aldatmak.



tertîl: kur'ân-ı kerim'i iyi ve kaidelerine (kurallarına) ideal şekilde tane tane okuma.



teshir: 1. büyüleme, sihir yapma, aldatma. 2. zaptetme, hakim olma. zorla ele geçirme. itaat ettirme. hakîr ve zelil etmek.



teslis: üçleme, ekanim-i selâse, allah'ı üç olarak kabul eden ve sonradan uydurulan hıristiyan inancı.





tesniye: ikilenen, ikil kelime.



teşbih: benzetmek, benzetiş. bir nitelikte saymak ve zannetmek.



teşbîh-i ma'kûs: tersine dönmüş benzetme, benzeyenle benzetilenin yer değiştirmesi.



teşci: cesaret verme, şecaatlandırma.



teşdîd: şiddetlendirme, sağlamlaştırma, kuvvet verme, güç verme.





teşrif: onurlandırma, onur verme, bir yeri onurlandırma, şereflendirme.



teşrî'î: 1. şeriat hükümleriyle ilgili. 2. kanun yapma kuvveti ve görevi hakkında.



teşrik: hz. ibrahim'e nisbet edilen ve yüksek sesle alınan tekbir.



teşrik-i mesai: işbirliği.



teşyî': uğurlama. selametleme.





tetimme: 1. tamam etme, tamamlama. 2. ek, noksanını tamamlamak için eklenen.



tevatür: 1. güçlü haber. 2. bir haberin ağızdan ağıza geçerek yayılması. (bakınız: mütevatir).



tevbih: azarlama, tekdîr.



tevcih: 1. yöneltme, çevirme. 2. verme.



tevekkül: allah'a güvenmek, kadere razı olmak, işi allah'a bırakmak.





tevhid: 1. birkaç şeyi bir etme, birleştirme. 2. birliğine inanma, bir sayma. 3. lâ ilâhe sözünü tekrarlama.



te'vil: bilinen anlamından başka bir anlamda yorumlama. başka anlam verme.



tevkifî: şeriatın belirlediği ve dondurduğu hüküm.



tevkil: birini vekil atama, birini vekil etme, vekil tanıma.



tevrat: hz. musa'ya indirilen ilâhî kitap.





tevriye: örtüp gizlemek.



teyakkuz: uyanıklık, önlem.



teyemmüm: 1. kast. 2. su bulunmadığı veya bulunup ta kullanılması olası olmadığı takdirde temiz toprak cinsinden bir şeyle abdestsizliği veya gusülsüzlüğü giderme işi.



te'yid: kuvvetlendirme. sağlamlaştırma.



tezad: 1. iki şeyin birbirine zıt olması, aksilik, terslik. 2. anlamca zıt olan kelimeleri bir arada toplamak.





tezekkür: 1. akla getirme, hatırlama, anımsama. 2. birkaç kişinin toplanarak bir işi konuşması, görüşme, müzakere etme.



tezhib: yaldızlama, süsleme.



tezkere: 1. pusla, betik. 2. gelişi güzel bir konuda izin verildiğini bildirmek için hükümetten alınan kâğıt.



tezkiye: temize çıkarma, aklama.



tezyin: süslemek, donatmak.





tıbak: uyum, uygunluk. iki zıt olayın ortak özelliğini ifade sanatı.



tıfl: ufak çocuk. her şeyin cüz ve parçası. batmaya yakın güneş..



tıynet: huy, yaratılış.



tih: çöl, susuz sahra. sinâ yarımadasındaki çöl.



tilavet: 1. okumak. 2. takip etmek, arkasına düşmek izlemek.





tubâ: cennet, cennette nimetlerle dolu olan ağaç.



tuğyan: zulüm ve küfürde çok ileri gitmek, azgınlık, taşkınlık.



tuhur: iki hayız arasındaki temizlik müddeti.



tûr: dağ, cebel, tûr-ı sina denilen tanınmış dağ, hz. musa'ya burada vahiy gelmiştir.

Osmanlica sozluk - s

Osmanlıca sözlük - ş

Şaibe: 1. leke, kir, pislik, süprüntü. 2. eksiklik, noksanlık, kusur.



şakî: 1. haydut, yol kesen. 2. her türlü günahı işleyecek bahtsız, haylaz, habis.





şâkî: şikayetçi, şikâyet eden.



şakik: 1. ikiye bölünmüş bir şeyin yarısı. 2. ana baba bir erkek kardeş.



şakika: 1. ana baba bir kız kardeş. 2. yarım başağrısı.



şâmil: kaplayan, çevreleyen, içerisine alan, genel.



şa'şaa: 1. parlaklık, parlama. 2. gösteriş, dış süs, yaldız.





şaz: kural dışı, kurala uymayan, genel düzenden ayrılmış olan.



şebeke: ağ, kafes, örgüt.



şecere: 1. tek ağaç, kütük. 2. bir soyun tüm fertlerini gösterir cetvel, soy kütüğü.



şefaat: 1. bağışlanmasını dileme, birine arka olma. 2. peygamberlerin ve velilerin kıyamette günah-kâr müminlerin bağışlanması için allah katında dilekte bulunmaları.



şefevî: dudağa ilişkin, dudakla ilgili.





şeffaf: saydam, bakıldığı vakit arkasındaki cisim görülen.



şefi': 1. şefaat eden. 2. satılacak bir mal için satın almada üstünlük hakkı olan.



şehadet: 1. şahitlik, tanıklık. 2. bir şeyin gerçekliğine inanma. 3. din uğrunda şehit olma.



şehid: din uğrunda savaşarak ölen müslüman.



şehr: ay. 30 günlük müddet.





şehrü'l-haram: kan dökmek ve savaş yapmak haram olan ay: muharrem, recep, şaban, ramazan ayları.



şehvet: 1. bir şeyi sevip çok isteme, arzulama. 2. nefis. 3. cinsî arzu.



şekk: şüphe kuşku, sanı, zan.



şekketmek: kuşkulanmak, şüphelenmek.



şekl: 1. biçim, şekil, benzer, taslak. 2. tür, çeşit. 3. beniz, çehre.







şems: güneş.



şeni': kötü, fena, utanılacak ayıp.



şerayin: atardamarlar.



şerh: açıklama ve tefsir, bir kitabı tüm ayrıntılarıyla anlatma.



şerh: açma, yayma, açıklama, açık açık anlatma.





şerik: ortak, arkadaş.



şerr: 1. kötülük. 2. kavga gürültü, 3. dinin yasak kıldığı iş.



şevket: haşmet, ululuk.



şıkk: 1. ikiye bölünmüş bir şeyin bir parçası. 2. bir işin iki yönünden her biri.



şia: 1. taraflılar, yardımcılar. 2. hazreti ali taraflıları, aleviler, şiiler.





şirk: allah'a ortak koşma.



şua: güneşten veya bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri, ışın.



şuara: şairler, ozanlar.



şura: müzakere, konuşma yeri, meclis, divan.



şühudî: görünmeye dair, görünebilir olanla ilgili.

Osmanlica sozluk - s

Osmanlıca sözlük - s

Sâ': 1040 dirhemlik hububat ölçeği.





saba: gün doğuşundan esen güzel ve lâtif rüzgar.



sabi: 1. henüz süt emen çocuk. 2. büluğ çağına gelmemiş olan çocuk. 3. üç yaşını doldurmayan erkek çocuk.



sabiîn (sâbie): yıldıza tapanlar.



sadaka: allah rızası için fakirlere verilen şey veya para.



sâdat: seyyidler, hz. peygamber'in soyundan gelenler.





saddetmek: bir şeyin gediğini kapamak, tıkamak, engel olmak.



sâdık: doğru, dürüst, sadakatli.



sâdır: sudur eden, çıkan, oluşan.



sadr: her şeyin öncesi ve başlangıcının en iyisi. kalp, göğüs, ön. başkan... baş. oturulacak yerlerin en iyisi.



safa ile merve: mekke-i mükerreme'de iki tepenin adları. sa'yin iki ucu.





safâ: mekke'de bir tepe adı. sa'yin başlangıç noktası.



safha: aşama, değişen durum ve hallerden her biri.



safîr: ıslık.



safsata: yalan, uydurma, görünüşte doğru gerçekte yalan ve yanlış olan kıyas.



sagîre: ufak günah.





sahih: 1. gerçek. 2. sağ, sağlam. 3. tam, eksiksiz.



sâhir: büyücü, büyü eden, sihirbaz.



sakaleyn: insanlar ve cinler.



sakar: cehennemin adlarından biri.



sakî: kırağı, şebnem, çiğ.





sâkî: sulayan, içecek su veren, kadeh sunan.



salâh: iyilik, bir şeyin iyi ve istenen biçimde bulunması, dindarlık, barış.



salât: namaz, belli vakitlerde yapılan ibadet, dua.



salîb: haç.



sâlih amel: iyi, haklı, dini emirlere ideal ibadet ve iş.





sâlik: bir yola bağlı olan, bir yolu takip eden, bir tarikata girip hidayet yolunu takip eden, mürid.



samed: allah'ın adlarından biri, pek yüksek, daim.



sanem: kâfirlerin önünde ibadet ettikleri heykel, put, put severlerin ilâhı, çok hoş kadın.



sâni': sanatkârca yapan, yaratan, sanat eseri olarak meydana getiren. (allah)



sar'a: insanın kendini kaybederek düşmesine sebep olan sinir hastalığı.





sarahat: açıklık. açık anlatım.



sarf-ı nazar: bir şeyden vazgeçme, cayma.



savm: oruç.



savm'aa: tepesi sivri yüksek bina. (minarelere de verilen addır). islâmiyetten önce hıristiyanların manastırlarına ve sabiaların zaviyelerine verilen ad.



sa'y: çalışma, gayret sarf etme. hac veya umrede safa ile merve arasında usulüne ideal olarak yedi defa gelip gitmek.





sebeb-i nüzul: indiriliş nedeni.



sebîl: açık ve büyük yol, büyük cadde, allah rızası için su dağıtılan yer.



sebilullah: allah yolu, din.



secâvend: kur'ân-ı kerim'i doğru okumak için yapılan işaretler.



secde: namazda yüzünü yere koyma, yere kapanma.





secdegâh: namaz kılınıp secde edilecek yer, ibadet yapılacak yer.



sedd: 1. tıkamak, engel olmak. 2. baraj. 3. perde. engel. 4. rıhtım. 5. set, tümsek.



sefer: yolculuk, seyahat, gezi. savaşa gitme. savaş, muharebe.



sefîh: zevk ve eğlenceye düşkün, sefahata düşmüş, malını düşünmeden harcayan.



sehm: ok, hisse, pay, nasib, kısım, hazine geliri, korku, dehşet.





sehv: yanılma, kusur, yanlış.



sekîne: sükun ve imtinan, temkin. kalp rahatlığı, kalp huzuru veren bir duanın adı.



sekinet: sükun ve imtinan. temkin. nefisteki telaşın kesilmesi ile hasıl olan kalp huzuru ve sükuneti.



sekir (sekr): sarhoşluk.



sekt: susma, bir anlık susma.





sekte: susmak, kesilme, ara verme, bozulma.



selbetmek: 1. red, inkâr etmek. 2. kapmak, zorla almak.



seleef-i salihin: önceki salihler. islâmın ilk devirlerinde yaşamış olan iyi müslümanlar.



selef: 1. eskiden olan, önce bulunmuş olan. 2. yerine geçirilen. 3. önde olmak, ileri geçmek.



selem: peşin para ödeyip, malı daha sonra almak üzere yapılan bir alış veriş akdi.





selîm: sağlam, hatasız, refah ve selamet üzere bulunmakta olan.



sema: 1. işitme. 2. mevlevî âyin dönüşü.



semâ: gökyüzü, asuman, gök.



semavî kitaplar: gökle ilgili kitaplar, kur'ân-ı kerim, tevrat, incil, zebur.



semen: para, kıymet, değer, bedel.





semî: işiten, duyan.



ser: baş, tepe, uç, gaye, zirve, başkan, reis.



serab: çölde, sıcak ve ışığın tesiriyle ilerde veya ufukta su ve yeşillik var gibi görünme olayı. şaşkın hale gelme.



serhad (serhat): sınırbaşı, iki devlet arasındaki limit boyu.



serî: çabuk, süratli.





serîr: taht. üstünde oturulacak yüksek yer. tahta karyola.



seriyye: düşman üstüne gönderilen süvari müfrezesi.



serkeş: baş kaldıran, inatçı, dikbaşlı, itaatsiz.



sertaç: baş tacı olan, çok sevilen.



server: önde giden, baş çeken, önder, başbuğ.





servet: zenginlik, maddî varlık.



sevab: hayır, hayırlı iş, allah tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk ve iyilik karşılığı.



sevap: iyi bir davranışa karşı allah tarafından verilen mükâfat.



sevkitabiî: hayvanlarda düşünmeyerek, tabiatın sevki ve zorlamasıyla yapılan hareket, içgüdü.



seyyare: güneş çevresinde dolaşan gezegen.





seyyidü'l-beşer: insanların efendisi, hz. muhammed.



sıbyan: çocuklar, sabiler.



sıddık: çok samimi. doğru, inançlı, sadakatli.



sıddık-ı âzam: ebu bekir sıddık.



sıdk: 1. doğruluk, gerçeklik, hakikat. 2. iyi niyet.





sıla: 1. ulaşma. 2. yurdu, hısım akrabayı gidip görme.



sıla-i rahim: akrabaları ziyaret.



sıla-i rahim: gurbette bulunanın memleketine gelip akrabasına kavuşması.



sırat: yol, cadde.



sırat-ı müstakim: en doğru yol, islâmiyet, hak yol.





sibak: 1. bir şeyin üst tarafı, geçmişi. 2. bağ, bağlantı, sözün gelişi.



sidretü'l-münteha (sidre-i münteha): peygamber'in ulaştığı en yeni makam.



siga: fiilin çekiminden oluşan çeşitli biçimlerden her biri.



sihirbâz: büyücü, büyü yapan, gözbağcı, sahir.



sika: inanç, güven, itimat, emniyet, güvenilir inanılır kimse.









sikke: basılmış madeni para.



sille: el ayasıyla vurulan tokat.



sima: beniz, çehre.



siret: 1. bir kimsenin iç hâli, hareketi, ahlâkı. 2. insanın tutmuş olduğu manevî yol.



sirkat: hırsızlık.





sirr: sır.



siyak: 1. sözün gelişi. 2. stil, üslup.



sofestai: septisizme mensup, şüpheci, inkârcı.



sual: soru, sorulan. şey, isteme, istek. dilencilik.



sudûr: 1. olma, meydana gelme. 2. göğüsler, sadırlar.





suğrâ: daha ufak, pek ufak.



sû-i edeb: kötü terbiye.



sû-i kasd: kötü kasd, cinayet işlemek, adam öldürmeyi tasarlamak.



sulb: katı, taş gibi olan, sülâle, zürriyet, bel.



sulh: 1. barış. 2. rahatlık. 3. uyuşma. uzlaşma.





sûr: kale duvarı. kıyamet günü israfil (a. s. )'in çalacağı boru.



sûre: kur'ân-ı kerim'in 114 bölümünden her biri.



surî: surete ilişkin, görünüşe ilişkin. gerçek dışı, ciddi ve samimi olmayan.



sübhan: allah (c. c. ).



sücûd: secdeye varmak, secdeler.





süflî: aşağıda bulunmakta olan, alçak, âdi, bayağı, kılıksız, giysisiz.



süfliyyat: kötü işler, bayağı işler.



sühûlet: kolaylık, kolaylık aracı, yavaşlık, nazik muamele, elverişli, kullanışlı, paraca kolaylık.



sükûn: durgunluk, hareketsizlik. durmak, kesilmek.



sülâle: soy, sop, bir kimsenin soyu.





sülâsî: üçlü, üçe mensup.



sülûk: 1. bir yola girme, bir sıraya dizilme. 2. tasavvuf yoluna girme.



sülüs: üçte bir, üç parçadan biri. bir yazı çeşidi.



sülüsân: üçte iki, üçte iki kısım.



süreyya: ülker yıldızı.





sürûr: 1. sevinç, neşeli olmak. 2. tahtlar, yatacak yerler.



sütre: perde, örtü. namaz kılarken ön tarafa konulan engel.

Osmanlica sozluk - r

Osmanlıca sözlük - r

Rabb: 1. efendi, sahip. 2. terbiye eden, besleyen. 3. rab, allah.



rabbaniyyun: kendilerini tamamıyla allah yoluna vermiş olanlar.



rabıta: 1. iki şeyi birbirine bağlayan nesne. 2. ilgi, münasebet, bağlılık, mensupluk. 3. düzen, tertip.



râbıt-rabıta: 1. bağlayıcı, bitiştirici. 2. nefsini ezip kendini allah'a bağlamış.





râci: 1. geri dönen. 2. dokunan, alakası bulunmakta olan.



racih-raciha: değerlerinden üstün, daha önce, tercihli.



ra'd: gök gürültüsü.



radıyellahu anh: allah ondan razı olsun.



radıyellahu anhüma: allah o ikisinden razı olsun.





radıyellahü anhüm: allah onlardan razı olsun.



rafizî: râfizi fırkasından olan, hz. ebubekir, ömer ve osman'ın halifeliğini kabul etmeyenlerden olan.



rağmen: zıddına, inadına davranma, körlük ve nisbet.



rahat: dinlenme, sıkıntısızlık, dinçlik.



râhib: manastırda oturan hıristiyan din adamı, keşiş.





râhile: 1. yük hayvanı. 2. kervan, yolcular sürüsü.



rahim: 1. dölyatağı, rahim. 2. akrabalık.



rahîm: esirgeyen, acıyan, merhamet eden.



rahmet: 1. esirgeme, merhamet. 2. yağmur.



raiyye: 1. otlatılan hayvan sürüsü. 2. bir hükümdar idaresinde bulunmakta olan ve vergi veren halklar.





rakib: 1. başka biri ile aynı şeyi isteyen. 2. bir işte çalışanlarla yarış ederek ileri geçmek isteyenlerden her biri. 3. murakabe eden, kontrol eden.



rasad: 1. gözleme, gözetme, gözlem. 2. pusu tutma.



raûf: 1. pek esirgeyici, çok acıyıcı allah'ın isimlerinden.



râvi: rivayet eden, haber veren.







râyihâ: koku.





râzı: rıza belirten, kabul eden.



reca: umma, dileme, isteme, arzu.



recez: müstef'ilün müstef'ilün, müstef'ilün müstef'ilün vezninin bahri.



recîm: taşlanmış.



recm: taşa tutma, taşlama, birine atılan taş.





recmetme: taşlayarak öldürme.



refah: bolluk, rahatlık.



refref: 1. ince, yumuşak kumaş. 2. kemer saçağı. 3. döşek, döşeme. 4. kuşu çok çimenlik. 5. dalları salkım salkım ağaç.



rehber: yol belirten, kılavuz.



reîs: başta bulunmakta olan kimse, başkan.





rekabet: 1. gözleme, gözetleme. 2. kendi işini yürütmeye çalışma. 3. benzerleriyle yarışa çıkma.



rek'at: namazın birimlerinden her biri.



rekik: 1. kusurlu, tutuk. 2. peltek, dili tutuk.



reml-remil: remil, kum falı: bazı işaretlerle gaipten haber verme.



re'sen: kimseye danışmadan, kendi başına, direkt doğruya.





resul: 1. elçi, haberci. 2. kendisine kitap ve şeriat verilen peygamber.



resul-i zişan: şanlı peygamber, hz. muhammed (s. a. v. ).



resulü's-sakaleyn: insanların ve cinlerin peygamberi, hz. muhammed (s. a. s. )



revâ: layık ideal, caiz.



revac: versiyon, geçerlik, itibarda olma, herkesçe aranılma.





revnak: parlaklık, hoşluk, tazelik, süs.



re'y: 1. görme, görüş. 2. fikir, bir iş ile ilgili söylenen söz, oy.



reyhan: fesleğen, güzel ve hoş koku.



rezzak: tüm yaratıkların rızkını veren allah.



rıdvan: 1. cennet kapıcısı olan melek. 2. razılık, hoşnutluk.





rıza: 1. hoşnutluk, memnunluk, razı olma, peki deme. 2. istek, kendi isteği. 3. allah'ın yazdığına boyun eğme.



rızk: 1. yiyecek içecek şey, azık, kut. 2. allah'ın herkese nasip kıldığı nimet.



riba: faiz.



ribat: 1. bağ, bazı sinirler. 2. sağlam yapı. 3. han vesaire gibi konaklanacak yer.



rica (reca): umma, dileme.





rical: 1. erkekler, adamlar. 2. yaya olanlar. 3. rütbeli, mevki sahibi kimseler, hadis ravileri.



ric'at: 1. geri dönme, vazgeçme. 2. erkeğin, boşadığı kadını, iddet müddeti bitmeden tekrar nikahlaması.



rida': örtü, belden yukarıya örtülen örtü.



rikkat: 1. incelik, yufkalık. 2. acıma, yürek etkilenmesi.



risalet: 1. elçilik, habercilik. 2. peygamberlik.





risaletpenah: peygamberimiz.



rişvet (rüşvet): bir iş gördürmek, haksızı haklı göstermek gibi maksatlarla bir görevliye verilen para, mal veya sağlanan menfaat.



rivayat: rivayetler, hz. peygam-ber'den veya ashabından gelen haberler.



riyazat: nefsi terbiye için az yiyip az uyuyarak dünya lezzetlerinden kurtulma.



riyazet: nefsi kırma, dünya lezzetlerinden uzaklaşmaya çalışma.





riyazi-riyaziyye: matematikle ilgili.



riyaziyyat: matematik bilgisi.



ruhanî: ruha ilişkin, ruhla ilgili, gözle görülemeyen, cismi olmayan.



ruhban: rahipler.



rukye: afsun, büyücü ve üfürükçülerin okuduğu şeyler, nefes, üfürük, okuyup üfleme.





rücu': geri dönme, cayma, fikrini değiştirme.



rükn: 1. bir şeyin en sağlam tarafı, esası, direği. 2. kolon, direk. 3. önemli kimse.



rükû: namazda elleri dizlere dayayarak eğilme hareketi, aşırı saygı gösterme.



rüsuh: ilmin derinliğine inmek, dalmak, ilimde ileri gitmek.



rüsva (rüsvay): rezil, maskara, ayıpları ortaya çıkarılmış.





rüşd: 1. erginlik. 2. doğru yola gitme. isbat-ı rüşd: erginliğini ispat etme.



rütbe: 1. sıra, basamak. 2. nicelik, derece.



rü'yet: 1. görme, bakma. 2. idare etme, çevirme.



rü'yet-i hilâl: ayı görme.

Osmanlica sozluk - p

Osmanlıca sözlük - p

P harfi ile başlayan osmanlıca terim bulunamadı.



Osmanlica sozluk - o

Osmanlıca sözlük - ö

Ö harfi ile başlayan osmanlıca terim bulunamadı.



Osmanlica sozluk - o

Osmanlıca sözlük - o

O harfi ile başlayan osmanlıca terim bulunamadı.



Osmanlica sozluk - n

Osmanlıca sözlük - n

Nâçâr: çaresiz, elinden iş gelmeyen, mecbur kalmış olan.



nâdim: nedamet etmiş, pişman olmuş.



nâdir: ender bulunur.



nafaka: yiyecek parası, geçim için lazım olan şey.





nâfi: 1. faydalı, şifalı. 2. esma-ı hüsnadan bir ad.



nâfile: yapılması farz ve vacip olmayan ibadetler.



nâib: birinin yerine geçen, vekil.



nakîb: 1. vekil, bir kavim veya kabilenin başkanı veya vekili. 2. halkın hayırlısı. 3. müfettiş.



nakl: 1. bir yerden bir yere götürme. taşıma. 2. ev ya da yer değiştirme. taşınma. 3. duyduğu bir şeyi başkasına anlatmak, rivayet etmek. 4. bir dilden başka dile çevirmek.





naklî: 1. nakle dayanan, kitap ve sünnete dayalı olan. 2. taşıma hakkında.



nakz: bozmak, çözmek, kırmak, bir sözleşmeyi yok saymak.



nâmahrem: aralarında dinen evlenmeye engel bulunmayan erkek ve kadınlar.



nâmî: "nümüvv"den: yerden biten, yetişen, büyüyen artan.



nâr: 1. ateş. 2. cehennem. 3. yakıcı şey.





nasb: dikme, bir rütbe alma, bir memurluğa atama. bazı arapça kelimelerin sonunun üstünlü olma durumu.



nasîb: pay, hisse, kısmet.



nâsih: battal eden, hükümsüz bırakan. daha önceki hükmü kaldıran.



nass: 1. açıklık, açık hüküm. 2. kur'ân-ı kerim'de veya hadiste bir iş ile ilgili olan açık söz, âyet.



nass-ı kur'ân: kur'ân-ı kerim'in açık ve kesin hükmü.





nâtık: konuşan, söz eden, söyleyen, beyan eden. bildiren.



nazariye: yalnız görüş ve düşünce durumunda olup uygulanmamış bilgi.



nâzil: 1. yukarıdan aşağıya inen. 2. bir yere konan, konaklayan.



nazm: kur'ân-ı kerim'in yazısı. manzume, ölçü ve kâfiyeli yazı.



nazm-ı celil: kur'ân-ı kerim.









nazm-ı kur'ân: kur'ân-ı kerim'in tertibi.



nazm-ı mecîd: 1. kur'ân-ı kerim'in âyetleri. 2. kur'ân-ı kerim'in tertibi, düzeni.



nebî: peygamber, kendisinden önce gelmiş olan resulün şeriatı üstüne amel eden peygamber.



necâset: dinen pis sayılan maddî pislik.



necât: kurtulma, kurtuluş.





necm: yıldız, ahter, kevkeb, ülker yıldızı.



necs: pis, murdar olan, şer'an pis olup gözle görülen şey.



nedve: konuşma, bir iş ile ilgili konuşma, istişare.



nefî: giderici, yok eden, negatif yapan.



nefîr: topluluk, cemaat, savaş için seferber olan topluluk.





nefîr-i âmm: cemaatı toplama, halkı askere sürme.



nefis: 1. pek beğenilen, pek hoş, pek iyi. 2. can, kişi, kendi, öz varlık. 3. bir şeyin zatı olan kendisi.



nefret: 1. ürküp kaçma. 2. iğrenç bulup tiksinme.



nefs: 1. üfürmek, üflemek. 2. can, kişi, kendi, özvarlık. 3. bir şeyin zatı olan kendisi.



nefsaniyet: 1. kendini çok beğenmişlik. 2. gizli düşmanlık, garez, kin.





nefsü'l-emr: işin esası, temeli.



nekre: belirsiz olan, harfi tarifsiz kelime.



nemîme: söz götürme, taşıma, kişi aleyhindeki sözleri ona eriştirme, koğuculuk etme.



nemmâm: ifsad için söz taşıyıcılık, dedikoduculuk ve koğuculuk eden.



nemrud: zalim ve gaddar olarak ünlü ve allah'a karşı isyan etmiş, büyüklük taslamış bir kral. hz. ibrahim vaktinde yaşamıştır.





neseb: sülâle, hısımlık, karabet, soy, baba soyu, atalar zinciri.



nesh: 1. şer'î bir hükmü yine şer'î bir emirle kaldırma. 2. bir şeyin aynını kopya etmek, aynını çoğaltmak.



nesi': tehir etmek, ertelemek, geciktirmek.



nesike: kurban.



nesîm: güzel esen yel.





nesir: 1. saçma, serpme. 2. vezinsiz, ölçüsüz söz.



neş'et: 1. hâsıl olma, vücuda gelme, yetişme. 2. ileri gelme, sebep olma.



neş'et-i sâniyye: ikinci defa vücuda gelme.



neş'et-i uhrâ: mahşerde tekrardan dirilme.



neş'et-i ulâ: ilk defa vücuda gelme.





neşriyat: yayım.



neşv ü nemâ: yetişip, büyüme, gelişme.



neşve: 1. sevinç. 2. büyümek ve yetişmek. 3. mest ve sarhoş olmak.



nevâ: 1. ses, sadâ, makam, âhenk. 2. refah. 3. levazım, kuvvet, zenginlik. 4. nasip. 5. türk musikisinde eski makamlardan biri.



nev'-i beşer: insan türü, cinsî.





nezâhet: 1. ahlâk temizliği, temizlik. 2. incelik, rikkat.



nezd: 1. yan. 2. göre, fikrince.



nezd-i hak: allah yanısıra.



nidâ: 1. çağırma, seslenme, ses verme. 2. ünlem.



nikab: 1. peçe, yüz örtüsü. 2. perde, örtü.





nikmet: şiddetli ceza, hoşlanmayan muamelelerle olan mücazat.



nisâ: kadınlar.



nisyân: unutma, unutuş.



niyaz: 1. yalvarma, yakarma, dua. 2. rağbet ve istek. 3. hacet, gereksinim, gereksinme.



niza: çekişme, kavga, anlaşmazlık.





nukûd: paralar, nakidler.



nutfe: bel suyu, meni, insan ve hayvan tohumu.



nutuk: 1. nutk. 2. söz. 3. söyleyiş, söyleme yetkisi.



nübüvvet: peygamberlik.



nükte: 1. bu nedenle anlaşılan ince mânâ, bir söz ve ibareden anlaşılan şey. 2. iyi düşünülmüş, ince anlamlı zarif söz.





nümâyiş: 1. gösteriş, görünüş, miting. 2. yalandan gösteriş, göz boyama.



nümune: örnek.



nümune-i imtisal: uyulacak örnek. örnek alınacak model.



nüşûz: kadının kocasına kafa tutup isyan edici bir durum almasıdır. güya kendisini yüksek sayıp itaatını kaldırmış olur.



nüzul: 1. aşağı inme. 2. konaklama. kur'ân sûrelerinin inişi, vahyin gelişi.

Osmanlica sozluk - m

Osmanlıca sözlük - m

Maa: beraber, birlikte.



maad: 1. dönüp gidilecek yer. 2. ahiret. 3. dönüş, geri gidiş. 4. dünya'dan sonraki hayat. 5. gaye, amaç, ulaşılacak yer.



maa-hâza: bununla beraber, bununla birlikte





maamâfih: bununla beraber.



maasî: âsilikler, isyanlar, günahlar.



maazallah: allah korusun, allah saklasın.



maba'd-tabia: fizikötesi, metafizik.



ma'bud: kendine ibadet olunan, tapılan, allah.





mâcin: hileyi, hile yolunu öğreten.



madde: 1. madde. 2. maya, cevher. 3. cisim.



madde-i ûlâ: ilk cevher.



maddiyet: gözle görülür, elle tutulur şey.



maddiyyat: gözle görülür, elle tutulur şeyler.





maddiyyun: maddenin ezelî ve ebedî olduğuna inananlar, materyalistler.



ma'dum: yok olan, mevcut olmayan.



mâdûn: alt, aşağı, alt derece, emir altında bulunmakta olan.



mafevk: üst, yukarı, üst derecede bulunmakta olan kimse, âmir.



ma'füvv: 1. suçu bağışlanmış, affolunmuş. 2. muaf tutulan, istisna edilen.





mağfur: günahları bağışlanmış, ölmüş kimse, rahmetli olmuş.



mağrib: batı, garb, batı tarafında olan yerler.



mağribî: batılı, mağribli.



mağrifet: allah'ın kullarını bağışlaması, yarlıgaması.



mağşuş: karışık, katışık, saf olmayan. sikke-i mağşuş: karışık, hileli madenî para.





mahall: yer.



maharet: ustalık, beceriklilik.



mahbub: sevilmiş, sevilen, sevgili.



mahfî: gizli, saklı.



mahfuz: 1. saklanmış, korunmuş. 2. ezberlenmiş. levhi mahfuz: allah tarafından takdir edilenlerin ezelde yazılı bulunduğu levha.





mâhir: maharetli, hünerli, becerikli.



mahiyet: bir şeyin aslı, temeli, içyüzü, özü.



mahkeme: davaların görülüp karara bağlandığı yer.



mahkeme-i kübra: âhirette allah huzurunda kurulacak büyük mahkeme.



mahkûm: 1. hükmolunan, birinin hükmü altında bulunmakta olan 2. hüküm giymiş. 3. katlanma, zorunda olma.





mahlas: 1. kurtulacak yer. 2. bir kimsenin takma adı, mahlası.



mahlûk: yaratılmış, yaratık.



mahmud: 1. hamd olunmuş, övülmüş, övülmeye layık. 2. ebrehe'nin kâbe'yi yıkmak için getirdiği filin adı.



mahmul: 1. yüklenmiş. 2. bir şeyin üstüne kurulmuş.



mahrec: 1. dışarı çıkacak, çıkılacak kapı. 2. ağızdan harflerin çıktığı yer.





mahrek: 1. hareketli bir noktanın takip ettiği yol. 2. bir gezegenin bir devrede üstünden gittiği farzolunan dairevî hat, yörünge.



mahsusât: gözle görülür şeyler.



ma'hud: 1. ahdolunmuş, bilinen, sözleşilen. 2. sözü geçen.



mahv: 1. yok etme, ortadan kaldırma. 2. beşerî noksanlardan kurtulma hali.



mahzuf: silinmiş, kaldırılmış, gizli tutulmuş.





mahzur: sakınılacak, korkulacak şey, engel, sakınca.



mâi': 1. men eden, alıkoyan, engel olan. 2. engel, özür.



maide: 1. yemek yenilen sofra, yemek, ziyafet. 2. kur'ân-ı kerim'in 5. sûresi.



maişet: hayata, yaşayış, geçinme, geçinmek için lüzumlu şey.



maiyyet: beraberlik, arkadaşlık, bir büyük memurun emrinde bulunma.





makam: 1. durulan, durulacak yer. 2. memuriyet, memurluk yeri.



makam-ı ibrahim: kâbe'de bulunmakta olan ve hz. ibrahim'in ayak izi olduğu söylenen taş.



makam-ı mahmud: peygamberimizin cennetteki makamı, şefaat makamı.



makarr: durulan yer, karargâh,ocak, merkez, başkent, payitaht.



makbuz: 1. alınmış, alındı belgesi. 2. sıkılmış, daraltılmış.





maklûb: altı üzerine getirilmiş, ters çevrilmiş, başka şekle sokulmuş.



maksud: kastolunan, istenilen şey, emel.



maksure: camilere etrafı parmaklıklı yüksekçe yer.



maktul: vurulmuş, öldürülmüş, katledilmiş.



ma'kul: akla ideal, akıllıca iş gören, anlayışlı, mantıklı.





mal: varlık, para, kıymetli eşya.



mâlik: sahip, bir şeyi olan, bir şeye sahip olan.



mâlikü'l-mülk: mülkün sahibi, allah.



ma'lul: illetli, hastalıklı, sakat.



ma'lûm: bilinen, belli.





ma'lumat: bilinen şeyler, biliş, bilgi.



mamûre: insan bulunmakta olan, bayındır, şenlikli yer, şehir, kasaba.



mânâ: 1. anlam. 2. içyüz. 3. akla yakın sebep. 4. rüya, düş.



mâneviye: iyilik ve kötülük ilâhı diye iki ilâha inanmaktan ibaret batıl bir mezhep olup zerdüştlerden alınmıştır.



maneviyyat: maddî olmayan, manevî olan konular.





mansub: nasbolunmuş, konmuş dikilmiş, nesne.



mantık: 1. söz. 2. mantık ilmi, vasıta ve delil arasında tutarlılık.



mantıku't-tayr: kuş dili, feridüddin attar'ın meşhur eseri.



mantuk: söylenmiş, denilmiş, söz, kelam, nutuk, mefhum.



maraz: hastalık, illet.





ma'rife: mânâ ve mefhumu belirtilmiş olan söz, belirli.



ma'rifet: 1. herkesin yapamadığı ustalık, ustalıkla yapılmış olan şey. 2. bilme, biliş, bilgelik.



ma'rifetullah: allah'ı tanıma, bilme.



maruf: 1. bilinen, tanınan, meşhur tanınmış. 2. şeriatin emrettiği, ideal gördüğü.



masarif: sarfolunanlar, harcananlar.





masdar: 1. bir şeyin çıktığı yer, esas, kaynak. 2. fiil kökü.



mashara: maskara, soytarı.



mâsiva: 1. bir şeyden başka olanların hepsi. 2. dünya hakkında olan şeyler. 3. allah'tan başka her şey.



masivallah: allah'tan başka her şey.



ma'siyet: isyan, günah, âsilik.





maslahat: 1. iş, emir, madde, keyfiyet, önemli iş. 2. barış, dirlik-düzenlik.



maslahat-ı âmme: kamu işler.



masrif: sarfetme, harcama mahalli.



masruf: 1. sarfedilmiş, harcanmış. 2. çevrilmiş, döndürülmüş.



ma'şuk: sevilen, sevilmiş.





matbu': 1. tabolunmuş, basılmış. 2. güzel, latif, makbul.



matbuat: matbaada basılmış şeyler.



matla': doğacak yer, güneş vasair yıldızların doğması, kaside veya gazelin ilk beyti.



matlab: 1. istenilen şey, istek. 2. bahis, mesele, kazıyye, önerme.



matlub: istenilen, aranılan şey.





ma'tuf: 1. eğilmiş, bir tarafa doğru çevrilmiş. 2. birine isnat olunmuş, yöneltilmiş.



mâun: 1. malın zekatı. 2. kendisinden yararlanılacak şey, eve lazım olan şeyler.



mâverâ: art, geri, bir şeyin ötesinde bulunmakta olan.



mâye: 1. maya, asıl, temel. 2. para, mal. 3. iktidar, güç, 4. bilgi. 5. dişi deve.



mâyi': sıvı, akıcı.





mazî: geçen, geçmiş olan, geçmiş vakit.



meal: anlam, kavram.



mebadi: başlangıçlar, ilkeler.



mebahis: arama, araştırma yerleri, araştırma veya münakaşa hususları.



mebanî: yapılar, binalar, esaslar.





mebde ve mead: başlangıç ve dönüş, ruhun dünyaya gelişi ve dönüşü, dünya ve ahiret.



mebde': 1. başlangıç. 2. kaynak, kök. 3. bilgilerin ilk kısımları. 4. ilke. 5. tasavvufta sâlikin ilk başlangıcı.



mebde-i kübra: büyük başlangıç.



mebde-i ümid: ümidin kaynağı.



mebi': satılmış şey, satılan mal.





mebna: yapı, bina, yapı yeri, bina yeri.



mebnî: 1. yapılmış kurulmuş. 2. bir şeye dayanan. 3... den dolayı.



meb'us: 1. gönderilmiş, 2. peygamber olarak gönderilmiş kimse. 3. öldükten sonra diriltilmiş kimse. 4. halk tarafından seçilerek parlementoda yer alan kimse, millet vekili.



mecaz: 1. yol, geçecek yer. 2. gerçeğin zıddı. 3. kendi öz mânâsıyla kullanılmayıp benzetme yolu ile başka mânâda kullanılan söz.



mecaz-ı aklî: akla ideal olan mecaz, akılla bilinen mecaz, bir şeyi asıl sebebinin dışında başka bir sebebe isnad etmek.





mecaz-ı lügavî: mecaz-ı müsrseldir.



mecaz-ı mürsel: benzetme dışında başka bir ilişki sebebiyle kullanılan mecaz: meselâ: "o köye sor" demek, "o köyden birine sor" demektir.



mecrur: çekilmiş, sürüklenmiş, sonu kesre olan isim.



mec'ûl: meydana çıkarılmış, yapılmış olan, yapmacık, uydurma.



me'cur: 1. ecir veya sevabı verilmiş olan. 2. kiraya verilen.





mecusi: ateşe tapanlara verilen ad.



meczum: kesin karar verilmiş. sonu cezimli olan kelime.



medain: şehirler.



medar: 1. bir şeyin döneceği yer, çevresinde hareket edilen nokta. 2. yörünge, gezegenin güneş çevresinde dönerken çizdiği daire.



medayin: şehirler.





medd: 1. uzatma, çekme. 2. yayma, döşeme.



medenî: 1. şehirli. 2. medine'li. 3. terbiyeli, kibar, nazik, 4. medine'de nazil olan sûre veya âyet.



medhal: 1. girecek yer, kapı, giriş. 2. başlangıç.



medine: 1. şehir. 2. eski adı yesrib olan ve peygamberimizin türbesi bulunmakta olan hicaz şehirlerinden.



medlul: 1. delil getirilmiş şey. 2. delalet olunan, gösterilen. 3. bir kelimeden veya bir sinyalden anlaşılan.





medyun: borçlu, verecekli.



mefaze: çöl, sahra.



mefhum: 1. anlaşılmış. 2. sözden çıkarılan mânâ, kavram.



mefhum-i muhalif: bir sözden çıkarılan zıt mânâ.



mefkud: 1. yok olmayan, bilinmeyen. 2. ölü veya diri olduğu bilinmeyen kayıp kimse.





mefkureci: ülkücü, idealist.



meftuh: 1. fethedilmiş, açılmış, açık. 2. zaptedilmiş, ele geçirilmiş. sonu üstün ile harekeli isim.



meftûn: 1. sihirlenmiş, fitneye düşmüş. 2. gönül vermiş, tutkun, vurgun. 3. hayran olmuş, şaşmış.



mef'ul: 1. işlenmiş, yapılmış, kılınmış. 2. tümleç.



mehabet: azamet, ululuk, korkunçluk.





mehâfetullah: allah korkusu.



me'haz: bir şeyin alındığı, çıkarıldığı yer, kaynak.



me'huz: 1. alınmış, çıkarılmış, tutulmuş. 2. ödünç olarak başka bir yerden alınmış.



mekân: 1. yer, mahal. 2. ev, oturma yeri, konut.



mekârim: cömertlikler, elaçıklıklar, iyilikler.





mekârim-i ahlâk: iyi huy, hoş ahlâk. peygamberimizin ahlâ-kı.



mekkî: mekke hakkında, mekkeli, mekke'de nazil olmuş âyetler veya sûreler.



mekr: 1. hile, oyun, düzen. 2. hile ile aldatma, maksadından vazgeçirme.



mekruh: 1. iğrenç, tiksinti veren. 2. haram olmayan ve zaruret olmadıkça yapılması ideal görülmeyen iş.



melâike: melekler.





melâike-i mukarrebîn: allah'a yakın olan melekler.



melce': sığınacak yer, sığınak.



mele': 1. doldurma, dolma, doluluk. 2. kalabalık, topluluk.



mele'-i a'lâ: büyük meleklerin toplandığı yer.



mele'-i firavn: firavun'un cemaati.





meleke: alışkanlık, kabiliyet, maharet, iktidar.



melekût: 1. hükümdarlık, azamet. 2. alem-i melekût: ruhlar ve melekler âlemi.



melhûz: mülahaza edilen, düşünülebilen, hatıra gelen.



melik: 1. padişah, hükümdar. 2. allah'ın adlarından.



memat: ölüm.





memlûk: 1. birinin malı olan. 2. kul, köle.



me'mur: emir almış, bir işle vazifelendirilmiş kimse, emrolunan.



menâkıb: menkıbeler, övünülecek vasıflar.



menâm: 1. uyunacak yer, yatak odası. 2. uyku, düş, rüya.



menâr: 1. nur, ışık yeri. 2. yol işaretleri. 3. fener kulesi.





menâsik: ibadet yerleri, görevleri.



menâsik-i hacc: hac ibadeti için ziyaret edilecek yerler, görevler.



menat: cahiliye devrinde kâbe'de bulunmakta olan bir putun adı.



mendub: 1. iyilikleri sayılarak arkasından ağlanan ölü. 2. şeriatçe yapılıp yapılmamasında bir sakınca olmayan ama ideal görülen işler.



menend: eş, benzer.





menfi: 1. sürgün edilmiş, sürgün. 2. bir şeyin tersini ileri süren. 3. negatif.



menhi: yapılması şer'an yasaklanmış, haram olmuş. menhiyyat: şeriatin yasak ettiği şeyler.



menkûl: 1. nakledilmiş, taşınmış. 2. ağızdan ağıza geçmiş söz.



mensuh: hükmü kaldırılmış, nesholunmuş, yürürlükten kaldırılmış.



menşe': 1. bir şeyin çıktığı yer, temel, kök. 2. yetişilen yer, bitirilen mektep.





menzil: 1. yollardaki konak yeri. 2. ev. 3. bir günlük yol, konak. 4. mesafe.



merci: 1. dönülecek yer. 2. müracaat olunacak, baş vurulacak yer kimse.



mercuh: 1. başka bir şeyin kendisine üstün tutulduğu şey. 2. hasmından önce iddiasını ispata selahiyeti olmayan kişi.



merfu': 1. kaldırılmış, yükseltilmiş. 2. sonu ötre ile okunan kelime. 3. merfû hadis; senedi güçlü olsun veya olmasın hz. peygamber'e isnad olunan hadistir.



mer'î: 1. riayet edilen, saygı gösterilen. 2. yürürlükte olan, gözle görülen.





mertebe: 1. derece, basamak. 2. pâye, rütbe. 3. miktar.



mervî: rivayet olunan, birinden işiterek söylenen.



mesabe: derece, rütbe, kadar.



mesafih: 1. sahife durumuna getirilmiş şeyler, kitaplar. 2. mushaflar, kur'ânlar.



mesağ: izin, ruhsat, cevaz, müsade.





mesai: çalışmalar.



mesalih: maslahatlar, işler.



mesbûk: 1. geçmiş, arkada kalmış. 2. önde bulunmakta olan, ondan evvel geçmiş. 3. önce namaza durmuş, sonra imama uymuş.



mesel: 1. örnek, benzer, nümune. 2. dokunaklı ve mânâlı söz. 3. yararlı hikâye. 4. delil, hüccet.



mesele: 1. sorulup karşılığı istenen sorun. 2. önemli iş.





mesh: 1. silme, sığama. 2. bir şeyi el ile sığama. 3. abdest alırken ıslak eti başın dörtte birine sürme, mest üstüne sürme.



mesh: biçimini değiştirerek çirkin bir hale koyma.



mesken: oturulacak yer, oturulan ev.



mesnevî: 1. her beyti kendi arasında kafiyeli ve baştan sona aynı vezinle yazılmış manzume. 2. mevlânâ'nın tanınmış eseri.



mesnûn: 1. bilenmiş. 2. sünnete ideal olan. 3. yıllanmış şey.









mesrur: memnun, sevinçli, meramına ermiş.



me'sûr: esir edilmiş, tutsak, yolu kesilmiş. dinî geleneklere ideal olan, rivayete dayanan.



meşâir: 1. hacı olmadan önce durulması gereken önemli yerler. 2. hasseler, duygular.



meşakkat: zahmet, zorluk, güçlük, sıkıntı.



meş'ar: 1. hacı olmadan önce durulması gereken yerlerden her biri. 2. duygu, hasse.





meş'ar-i haram: müzdelife'de şimdi üstünde mescit bulunmakta olan yer.



meşayih: şeyhler, ihtiyarlar.



meşhed: 1. şehit olunan veya şehidin gömüldüğü yer. 2. iran'da bir şehrin adı. 3. hz. hüseyin'in kerbela'da şehit düştüğü yer.



meşhur: şöhret kazanmış, ünlü.



meşiyyet: 1. irade, arzu, istek. 2. yürüyüş, yürütme.





meşreb: 1. mizaç, huy, ahlâk. 2. içecek yer.



meşrık: doğu, güneşin doğduğu taraf.



meşru: şer'an caiz olan, şeriate ve kanuna ideal olan.



meta: 1. satılacak mal, eşya. 2. sermaye.



metali: 1. doğacak yerler. 2. güneş ay ve yıldızların doğdukları yerler.





metbû: 1. kendisine tabi olunan, uyulan. 2. hükümdar.



metin: sağlam, dayanıklı.



metruk: terkedilmiş, bırakılmış, kullanılmaktan vazgeçilmiş, metruk hadis; amel edilmeyecek derecede zayıf.



mevâşi: davar ve mal gibi hayvanlar (koyun, keçi, öküz, inek... )



meveddet: sevme, sevgi, dostluk.





mevhibe: bahşiş, ihsan, bağış.



mev'iza: öğüt, nasihat, vaaz.



mevki: yer.



mevlâ: 1. efendi, sahip. 2. allah. 3. kul, köle, azat eden. 4. velî, veliyeti olan. 5. şanlı, şerefli. 6. yardımcı. 7. mürebbi, terbiye eden.



mevrid-i nass: ile ilgili kesin delil olan konu.





mevsuf: vasfolunmuş, vasıflanan, belirtilen.



mevt: ölüm.



mevtâ: ölüler, ölmüşler.



mevzi: yer.



mevzu: 1. konulmuş. 2. husus. 3. doğru olmayan, uydurma.





meyl: 1. eğilme, eğiklik, akıntı. 2. sevme, tutulma, gönül akışı.



meyte: hayvan leşi, kendi kendine ölen hayvan.



meyyit: ölmüş, ölü.



mezahib: mezhepler, tutulan yollar.



mezahib-i erbaa: dört mezhep: hanefî, şafiî malikî, hanbelî.





mezc: katma, karıştırma.



mezheb: 1. gidilen, tutulan yol. 2. mezhep.



mezheb-i hanefî: hanefî mezhebi.



meziyy: mezi, idrardan önce gelen beyazımsı sıvı.



mezmum: yerilmiş, beğenilmemiş ayıplanmış.





mezniyye: zorla cinsî ilişkide bulunulan kadın.



mezraa: ziraat olunacak, ekilecek tarla, yer, çiftlik.



me'zun: izinli, izin almış, bir işi yapmaya izin alan.



mısrî: mısırlı, mısır ülkesiyle ilgili.



mîkat: 1. bir iş için belirtilen vakit veya yer. 2. mekke yolu üstünde hacıların ihrama girdikleri yer.





milel: 1. milletler, uluslar. 2. bir dinde veya mezhebde olan topluluklar.



milk: birinin tasarrufunda bulunmakta olan şey veya yer.



milk-i yemin: köle, cariye.



minval: stil, yol, suret, biçim, usül.



mîrac: 1. merdiven. 2. göğe çıkma.





mîrac-ı nebî: peygamberimizin mirac mucizesi.



mir'at: 1. ayna. 2. bir cins lale.



misak: sözleşme, anlaşma.



misal: 1. örnek, benzer. 2. masal. 3. rüya, düş.



miskal: yirmidört kıratlık bir ağırlık ölçüsü. (ondört kırat bir şer'î dirhem karşılığıdır).





miskin: 1. aciz, zavallı, beceriksiz, sabit. 2. cüzzamlı. 3. mal ve mülkü olmayan, kendini idareden âciz, yoksul.



misl: 1. benzer. 2. misilleme. 3. miktar. 4. kat.



miyar: ölçü, ayıraç, bir şeyin halislik derecesini anlamaya yarayan âlet.



mîzan: 1. terazi, ölçü âleti, tartı, ölçü. 2. mahşerde amellerin tartılmasını yapacak olan şey.



muadil: eşit, denk, eşdeğer.





muâhede: karşılıklı and içme, antlaşma.



muaheze: azarlama, paylama, çıkışma, tenkit.



muahid: 1. antlaşma yapanlardan her biri. 2. islâm hükümetine bir para ödeyerek kendini himaye ettiren hıristiyan veya bir başka dinden kimse.



muallakat: islâm'dan önce arap şairlerinin kâbe duvarına asılan meşhur kasideleri.



muallim: öğreten, talim eden, öğretmen.





muamelat: 1. insanların birbirine karşı tutum ve davranışları. 2. resmî dairelerde yapılan evrak kayıt ve işlemleri.



muamele: 1. davranma, davranış. 2. yol, iz. 3. dairede yapılan kayıt vesaire. 4. alışveriş, sarraflık, para işleri.



muamma: bilmece, anlaşılmaz ve karışık iş.



muattal: 1. kullanılmış, bırakılmış. 2. boş, işsiz.



muayyen: belli, belirli, tayin edilmiş, kararlaştırılmış.





muazzeb: azapta bulunmakta olan, çok sıkıntı gören, eziyet çeken.



mucid: icat eden, yeni bir şey meydana getiren, fikir ve mânâ yaratan.



mucize: allah'ın izniyle peygamberler tarafından gösterilen ola-ğanüstü şey.



mudarebe: 1. dövüşme, vuruşma. 2. sermaye ve emek konarak kurulan şirket.



mufassal: tafsilatla, uzun uzun anlatılan, detaylı.





mugalata: yanıltmak için, yanıltacak yolda söz söyleme, demogoji.



mugayyebat: gizli, görünmez şeyler.



muhabbet: sevgi, sohbet.



muhabbetullah: allah sevgisi.



muhacirin: hicret edenler.





muhacirin-i evvelîn: mekke'den ilk hicret eden müslümanlar.



muhafız: muhafaza eden, saklayan, koruyan, bekçi.



muhakkıkîn: hakikati, gerçeği bulup meydana çıkaranlar, araştırıcılar.



muhal: olası olmayan, olamaz, olanaksız, imkansız.



muharremat: haram ve yasak olan şeyler.





muharrer: yazılmış, yazılı.



muhavvel: 1. değiştirilmiş. 2. havale edilmiş, gönderilmiş, ısmarlanmış.



muhayyer: seçilmesi serbest olan seçmece, beğenmece.



muhbir: 1. haber veren, haberci. 2. bir gazete için haber taşıyıp ulaştıran.



muhit: 1. ihata eden, kuşatan. 2. çevre. 3. okyanus. 4. allah'ın isimlerinden.





muhkem âyet: tevil ve tefsir gerektirmeyen mânâsı ve lafzı açık âyet.



muhkem: sağlam, sağlamlaştırılmış, güçlü.



muhkemat: içerisinde hüküm bulunmakta olan, mânâsı açık olan âyetler.



muhlis: halis, katkısız, dosdoğru, her hali içten ve gönülden olan, ihlâs sahipleri, samimi ve doğru olanlar.



muhsane: namuslu kadın.





muhtar: 1. seçilmiş, seçkin. 2. hareketinde serbest olan, istediği gibi davranan. 3. peygamberimizin isimlerinden.



muhtemel: umulur, olabilir, mümkün.



mukadder: 1. kıymeti biçilmiş, kadri, değeri bilinmiş. 2. alın yazısı.



mukaddime: başlangıç, başlama, giriş.



mukarenet: bitişiklik, yaklaşma, kavuşma, uygunluk, cinsel yaklaşma.





mukatele: birbirlerini öldürme, vuruşma, savaş.



mukattaa: kesilmiş, kesik, ayrı.



mukavele: sözleşme, yazılı sözleşme.



mukayese: kıyas etme, karşılaştırma.



mukayyed: 1. kayıtlı, bağlı, bağlanmış. 2. bir işe önem veren. 3. kaybolmuş, deftere geçmiş.





mukteza: 1. iktiza etmiş, lâzım gelmiş. 2. kanun gereğince yazılmış yazı, derkenar.



mullakat-ı seb'a: islâm'dan önce kâbe duvarına asılmış olan yedi kaside.



murakıb: 1. murakabe eden, koruyan. 2. allah'a bağlanmış.



musalaha: barışma, uzlaşma, barış, güvenlik.



musalla: namaz kılmaya mahsus açık yer. cami veya mezarlık civarında cenaze namazı kılınan yer.





mushaf: 1. sahife durumunda yazılmış kitap. 2. kur'ân.



musibet: felâket, ansızın gelen belâ, uğursuz.



mut'a: 1. geçici kazanç. 2. şiilere mahsus müddeti belirlenmiş nikah.



mutabık: birbirine uyan, ideal.



mu'tad: âdet olunmuş, alışılagelmiş.





mu'tezile: aklı ön plâna alan ve "kul kendi fiillerinin yaratıcısıdır" diyerek, ehl-i sünnetten ayrılan fırka. bunlara kaderiyeciler de denir, önderleri vâsıl b. ata'dır.



mutmain: gönlü kanmış, içi rahat, emin.



muttali': öğrenmiş, haber almış, bilgili.



muttarid: bir düzeye giden, sıralı, düzgün, muntazam.



muttasıf: vasıflanan, kendisinde bir hal, bir sıfat, bir vasıf bulunmakta olan.





muttasıl: birleşik, istisna-i muttasıl, aynı cinsten alanlar arasında yapılan istisnadır. ayrı cinsten olursa "munkatı" denilir.



muvahhid: allah'ın birliğine inanan.



muvalat: dostluk, karşılıklı sevgi, koruma, yardım.



muzaf: katılmış, bağlanmış, bağlı.



muzafün ileyh: muzafın bağlı bulunduğu isim.





muzari: şimdiki vakit veya geniş vakit kipi.



muzmer: gizli, örtülü, saklı, dışarıya vurulmamış, içte gizli.



mübadele: bir şeyin başka bir şeyle değiştirilmesi, değiş-tokuş, trampa, takas.



mübahele: birine beddua etme, ilenme, birinden nefret etme.



mübah-mubah: yapılıp yapılmamasında şer'an bir sakınca olmayan.





mübalağa: bir şeyi çok büyütme, abartma, ufak bir şeyi büyük gösterme.



mübareze: cenk, kavga, uğraşma.



mübin: 1. hayrı şerri, kötüyü iyiyi ayıran. 2. açık, besbelli. din-i mübin: islâm dini.



mübtedâ: isim cümlesinde özne.



mübtedi: bir işe yeni başlayan, çaylak, acemi.





mücameat: 1. karşılıklı iyi ilişkiler kurmak. 2. cinsî münasebette bulunmak.



mücazat: 1. karşılık. 2. bir suça verilen ceza.



mücerred: 1. tecrit edilmiş, soyulmuş.. 2. soyut.



mücmel: kısa ve az sözle anlatılmış, öz. kapalı ifade. (çoğulu) mücmelat.



müddet: vakit, zaman, bir şeyin uzayıp sürdüğü vakit.





müdîr: idare eden, çeviren, idareden anlayan, direktör.



müeccel: tecil edilmiş, ileriye bırakılmış, ileride yapılmak üzere zamanı belirtilen, ertelenmiş.



müekked: 1. sağlamlaştırılmış. 2. tekrar edilmiş, pekiştirilmiş.



müellefe-i kulüb: peygamberimiz vaktinde kalpleri islâm'a ısındırılmak için iltifat görmüş olanlar.



müellif: 1. telif eden, kitap yazan. 2. imtizaç ettiren, kaynaştıran.





müennes: 1. dişi, 2. hakiki itibarıyla ve söyleniş itibarıyla dişi olan kelime.



müessir: 1. tesir eden, etki, iz bırakan. 2. işleyen, hükmünü yürüten. 3. çok hissedilen, içe işleyen. 4. dokunan, dokunaklı. 5. eser sahibi. allah teâlâ.



müfesser: tefsir edilmiş, açıklanmış.



müfred: tek, yalnız, basit, tekil.



müfredat: 1. basit şeyler. 2. toptan bilinen şeylerin detayları.





müfreze: ayrılmış, ordudan ayrılmış birkaç müfreze.



müfsid: 1. ifsat eden, bozan. 2. fesatlık eden, ara açan.



mükaleme: konuşma, müzakere, muhavere.



mükâtebe: yazışma, mektuplaşma, birbirine yazma, köle ile yapılan azatlık sözleşmesi.



mükevvenat: yaratıkların hepsi, kâinat mevcûdat.





mükreh: zorlanan kimse.



mülaane: karşılıklı beddua etme, ilenme, lânet etme.



mülâbese: 1. benzer şeylerin ayırt edilemiyerek birbirine karıştırılması. 2. münasebet, yakınlık.



mülahaza: 1. dikkatle bakma, 2. iyice düşünme, düşünce.



mümarese: alışma, alışıklık, yatkınlık, meleke.





mümeyyiz: 1. seçen, ayıran. 2. dairedeki yazıları temize çeken kâtip. 3. imtihanda ayırtman.



mümtaz: imtiyazlı, seçkin, üstün tutulmuş.



münâcat: 1. dua etme, yalvarma. 2. divan edebiyatında allah'a dua için yazılan manzume çeşidi.



münadi: nida eden, müezzin, tellal.



münafık: 1. nifak sokan, iki yüzlü. 2. kâfir olduğu halde kendisini müslüman belirten.





müneccim: yıldız falına bakan, astroloji ile uğraşan.



münezzeh: tenzih edilmiş, temiz, arı, noksanlıklardan uzak.



münferid: yalnız olan, tek, ayrı, kendi başına.



münhasıran: hususi olarak, yalnızca, tek başına, bilhassa.



münkati': kesilen, kesik arkası gelmeyen, son bulan, süreksiz.





münkerât: şeriatçe yapılması yasaklanmış şeyler.



münkir: 1. inkâr eden, kabul etmeyen. 2. mezarda sual soracak iki melekten biri. münkir-nekir.



müraî: iki yüzlü kimse.



mürebbi: 1. terbiye eden, pedegog, çocuk terbiye eden. 2. besleyen.



mürekkeb: iki veya daha çok şeyin karışmasından oluşan, bileşik.





mürsel hadis: tabiînin, sahabeyi atlayarak rivayet ettiği hadis, yani sahabeden değil tabiînden gelen hadis.



mürtedd: islâm dininden dönen kimse.



müsamaha: güzel görü, tolerans, görmemezlikten gelme, göz yumma.



müsavat: eşitlik, aynı halde ve derecede olma.



müsavî: eşit, denk, aynı halde ve derecede bulunmakta olan.





müsbet: 1. tesbit edilmiş, adil gösterilmiş. 2. pozitif, olumlu.



müsebbib: 1. sebep olan. 2. icab eden.



müsellem: 1. teslim edilmiş, verilmiş. 2. doğruluğu herkesçe kabul edilmiş.



müsemma: 1. bir ismi olan, adlandırılmış, adlı. 2. muayyen, belirli vakit.



müskir: sarhoş eden, sarhoşluk veren.





müskirât: sarhoşluk veren şeyler.



müsned: isnad edilmiş, senede bağlanmış. "müsned hadis" senedi kesintisiz olarak hz. peygamber'e ulaşan hadistir.



müstağnî: 1. doygun, yönlü, tek. 2. çekingen, nazlı davranan. 3. lazım bulmayan.



müstağrak: batmış, dolmuş.



müstahsil: yetiştiren, yetiştirici, üretici.





müstamel: kullanılmış, eski, köhne.



müstear: takma ad, iğreti olarak duruş.



müstecab: dileği, duası kabul olunmuş.



müstehabb: 1. sevilen, beğenilen. 2. farz ve vacip olmayıp da yapılması sevap olan iş, hareket.



müstehak: hak edilmiş, yiyip içilerek bitirilmiş, bitirilen, tüketilen.





müstetir: gizlenen, gizli, saklanan, saklı.



müşakele: benzeme, uygunluk, şekilce bir olma.



müşâreket: ortaklık, ortak olma.



müşavere: danışma, bir iş üstünde konuşma.



müşebbeh: benzeyen.





müşebbehün bîn: kendisine benzetilen.



müşkil: anlamı kapalı olan ve ancak bir ipucu sayesinde anlaşılabilen âyet.



müşkilât: zorluklar, güçlükler.



müşrif: 1. yükselen, çıkan. 2. ölüme pek yakın bulunmakta olan. 3. etrafa bakan, etrafı gören. 4. vakıf malı koruyan kimse.



müşrik: allah'a şirk koşan.





müştakk: başka bir kelimeden çıkmış, türemiş.



müşterek lafız: sözlük anlamıyla birden çok anlama gelen kelime. meselâ: "yüz" gibi.



mütareke: iki tarafın geçici bir vakit için savaşı durdurması, ateşkes.



müteaddi: 1. zulmeden, saldıran. 2. geçişli fiil.



müteaddid: bir çok, çoğalan, türlü türlü, tekrar.





müteahhirîn: sonradan gelenler, yetişenler, son devir âlimleri.



müteallak: bağlanılan yer, taalluk edilen yer, harfi cerin dayandığı, bağlandığı kelime.



müteallik: 1. asılı, bağlı. 2. taalluk eden, ilgili, ilişiği olan.



müteazzir: 1. özürlü, özürü bulunmakta olan. 2. olası olmayan, güç, zor.



mütedeyyin: dindar, dinine bağlı.





mütehassıs: ihtisas sahibi, uzman.



mütehassis: çok hislenen, duygulanan.



mütekellim: kelamcılar.



mütenasib: münasib, birbirine ideal, benzer, denk.



mütenevvi: çeşitlenen, türlü türlü olan, muhtelif olan.





müteselsil: zincirleme, birbirlerini izleyen, zincir gibi birbirine bağlı olan.



müteşabih: 1. birbirine benzeyen. 2. kur'ân-ı kerim'de mânâ ve lafız bakımından tevile elverişli olan âyetler. muhkem olmayan âyet.



müteşabihat: 1. birbirine benzeyenler. 2. lafız ve mânâ bakımından tevile elverişli âyetler.



mütevatir: yalan üzere anlaşmaları olası olmayan cemaatler tarafından rivayet olunan haber.



müteveccih: 1. bir tarafa yönelen, bir tarafa gitmeye kalkan. 2. birine karşı sevgisi ve iyi düşünceleri olan.





müteyakkız: uyanık bulunmakta olan,tetikte gözü açık olan.



müttaki: günahtan sakınan, çekinen, takva sahibi.



müvekkil: vekil eden, vekil tayin eden.



müverrih: 1. tarihçi, tarih yazan. 2. ebced hesabına göre tarih düşüren şair.



müzdelife: arafat ile mina arasında bulunmakta olan yer.





müzekker: 1. erkek, er. 2. eril, müzekker kelime.