depresyonun sebebi tam olarak bilinememektedir. neden olabilecek etkenler üç başlık altında toplanmaktadır:
1. biyolojik etkenler
2. genetik etkenler
3. psikososyal faktörler
aslında gruplanan bu faktörler birbirlerinden tümü ile bağımsız değildir.
hepsinin birbirleri ile ilişkisi vardır.
biyolojik faktörler:
yapılan araştırmalarda beyin hücrelerinde mevcut olan biyojenik aminlerin (homovalinik asit, 5-0h indol asetik asit, vb.) depresyon hastalarının kan, idrar ve beyin sıvılarında bulunmakta olan oranlarının normal değerlerin dışında olduğu görülmüştür. bilhassa norepinefrin ve serotonin olarak isimlendirilen nörotransmitterlerin üretim, salınım, geri alım vb. metabolizmalarında bozukluk ile depresyon ve diğer duygulanım bozukluklarının ortaya çıktığı düşünülmektedir.
bu konuda yapılan hayvan araştırmalarında bu maddelerin metabolizmalarını düzenleyen ilaçların kullanımı ile hayvanlarda depresyon semptomlarının bir müddet sonra ortadan kalktığı görülmüştür. depresyon tedavisinde kullanılan ilaçlar da bu maddelerin metabolizmalarını düzeltmeye yöneliktir.
bu maddelerden başka vücutta farklı organlardan salınan hormonlar da depresyon oluşumunda rol oynar.
örneğin böbrek üstü bezi, tiroid bezi veya hipofizden salgılanan hormonlar depresyon oluşumuna katkı sağladığı gibi bunların anormal olması halinde ilaç tedavisi ile depresyon düzelmeyebilir. bazı durumlarda bu hormonları düzenleyen ilaçları da tedaviye eklenmesi gerekebilir.
uyku düzeninin bozulması veya bağışıklık sisteminin de depresyona yol açtığını öne süren çalışmalar vardır. ancak bu hususlar henüz kesinlik kazanmamıştır.
genetik faktörler:
depresyonda genetik yatkınlığın olduğu herkesçe kabul edilen bir gerçektir. ancak bu husus bir miktar karışıktır. bazı hastalarda genetik yatkınlık olmaksızın çevresel etkenler depresyon yaratabilmektedir.
aile araştırmalarında ağır depresyonu olan kişilerin birinci derece yakınlarında depresyon normal topluma göre iki üç kat fazla görülmektedir. yine tek yumurta ikizlerinde birinin depresyon geçirmesi halinde diğerinin hastalanma oranı % 50 dir. bu çalışmalar da depresyona genetik yatkınlığın olduğunu göstermektedir.
psikososyal etkenler:
araştırmalar stresli yaşam olaylarının genelde depresyonun ilk kez ortaya çıkışında etkili olduğunu daha sonra görülen ataklarla bir ilişkisinin bulunmadığını ortaya koymuştur. öne sürülen teoriye göre ilk atağa eşlik eden stres beyinde kalıcı farklılıklar yapmakta ve bu da hastalığın tekrarlamsına sebep olmaktadır.
zaman içerisinde stres yaratan durum ortadan kalksa da hastalık kendiliğinden tekrar ortaya çıkabilmektedir. ufak yaşta anne ve babasını kaybedenlerde yaşamın ileri yıllarında depresyon ortaya çıkma şansı fazladır. eşini kaybeden kişilerde depresyon ortaya çıkma oranı en fazladır.
aile içerisinde problemler olması direk depresyona yol açmasa da iyileşme süresini ve hastalık sonrası hastanın uyumunu tesirler.
depresyona yol açan direk bir hastalık öncesi kişilik tanımlanamamıştır. belli durumlar ortaya çıktığında herkes depresyona girebilir. stres yaratan durum kişiye göre değişmektedir.
sizi hiç etkilemeyen bir durum bir başkasında ağır stres yaratabilir. kişinin benlik saygısını zedeleyen durumlar en fazla depresyona yol açan stresörlerdir. psikanalistler depresyonu değişik dinamiklerle anlatmaktadır.
onlara göre genelde kendisinden beklentisi yüksek olan ve ideallerini gerçekleştirememiş insanlarda depresyon fazladır,bu kişiler kendi isteklerini gerçekleştirmekten ziyade başkalarını mutlu etmeye çalışırlar veya yaşamdan beklentileri fazladır ve bunu gerçekleştiremeyeceklerini anlamışlardır.
öğrenilmiş çaresizlik teorisine göre kişi hayatının kontrolünü kaybettiğinde depresyona girer. yine kişinin yaşama karamsar bakması, kendisinin hep negatif yönlerini görmesi, yaşamış olduğu tecrübelerini hep negatif olarak değerlendirmesi depresyon geçiren kişilerde sık görülen özelliklerdir.