bilgi ara

6 / 311 kategoride 93.524 konu hakkında bilgiler !

deyimler sözlüğü - b hakkında bilgi deyimler sözlüğü - b




babası tutmak (veya babaları üzerinde olmak): çok fazla öfkelenmek, kızgınlığı
her hâliyle belli olmak."iş meselesini konuşamadım, çünkü babaları üstündeydi odasına
girdiğimde."

babana rahmet: "yaptığın iş, söylediğin söz çok yerinde; allah senden razı
olsun" anlamında hoşnutluk, memnunluk bildirmek için kullanılır.

baba ocağı (evi veya yurdu): dededen, babadan kalma ev; toprak, yurt."borçları
yüzünden baba evini satmak zorunda kaldı."

babasının hayrına (mı?): hiçbir çıkar gözetmeksizin."babasının hayrına mı
yaptı sanıyorsun senin işini?"

bağ bozmak (bağbozumu): 1. bağda son kalan ürünün toplanması. 2. bu işlerin
yapıldığı mevsim (güz), gün."bağbozumu besmele ile başlarsa bereketli olur."

bağrına basmak: 1. kucaklamak, kolları ile sararak göğsüne yaslamak. 2. birini
gözetip kayırmak, koruyup yetiştirmek."amcası, yeğenini bağrına basmakta geçikmedi."

bağrına taş basmak: uğradığı zarara, felakate sesini çıkarmadan katlanmak."evi
yıkılan hasan bağrına taş basmaktan başka bir yol bulamadı."

bağrını delmek: içerisine işlemek, pek dokunmak, dertli olmasına yol açmak."yurdundan
kovulması, şairin bağrını deldi."

bağrı yanık: çok acı çekmiş; dert, sıkıntı, darlık, kahır görmüş; yaslı."nice
bağrı yanık insanlar yaşamış bu topraklarda."

bahse girmek: görüşünde veya iddiasında haklı çıkacak tarafa bir şey verilmesini
kabul eden sözlü anlaşma yapmak."erken kalkmak konusunda onunla bahse girdik."

bahtı kara: mutsuz, sıkıntıdan kurtulamayan, işleri hep ters giden."allahım,
şu bahtı kara kuluna yardım et de düzlüğe çıksın!"

baklayı ağzından çıkarmak: sabrı tükenip o zamana kadar sakladığı şeyleri
söylemek."yeter bundan böyle, çıkar ağzından şu baklayı!"

bal alacak çiçeği bilmek: çıkar sağlanacak yeri veya şeyi bulmak, bu konuda
nasıl hareket edileceğini öğrenmiş olmak."onun bal alacak çiçeği bilmede üzerine yoktur."

baldırı çıplak: işsiz güçsüz, serseri, başı boş, ayak takımından."sokaklar
baldırı çıplaklardan geçilmiyor."

bal dök (de) yala: bir yerin çok temiz, pırıl pırıl olduğunu anlatmak için
kullanılır."odayı öyle elden geçirmiş ki bal dök de yala!"

balgam atmak: bir iş ya da husus üstünde kuşku uyandıracak söz söylemek."lütfen
sus, ortaya bir balgam atıp da insanı huzursuz etme."

bal gibi: 1. çok tatlı. 2. çok iyi, adamakıllı, pekâlâ."bal gibi iş, daha ne duruyorsun?"

balık etinde: ne şişman, ne zayıf; şekilli, kilosu yerinde olan.

balık istifi: çok sıkışık bir taktirde."otobüs, balık istifi gibi yerleşmiş
insanları zor taşıyordu."

balık kavağa çıkınca: gerçekleşmesi olası olmayacak işleri anlatmak için
kullanılır."o kız, o çocukla ancak balık kavağa çıkınca evlenir."

balon uçurmak: ilgililerin ne diyeceklerini anlamak veya insanların telâşlanmalarını
sağlamak amacıyla aslı olmayan bir haber yaymak."askerliğin kısalmasıyla ilgili
bir balon uçurdu, buna sonra kendisi de inanmaya başladı."

balta olmak: musallat olmak, asılmak, direnerek bir şey istemek, istediğini
yaptırmak için devamlı ısrar etmek."insanın başına balta olan kişileri sevmek olası
değil."

baltayı taşa vurmak: bilmeyerek karşısındakini kıracak söz söylemek, pot
kırmak."baltayı taşa vurunca öyle utandı ki sormayın gitsin."

bam teline basmak: bir kimseyi, hassasiyet gösterdiği konuda kızdıracak söz
söylemek, öfkelendirecek bir şey yapmak."bir insanı delirtmek mi istiyorsun? onun
bam teline basacaksın."

bana mısın dememek: aldırış etmemek, ona hiçbir şey etkili olmamak."sırtına
o kadar yük vurdular, adam yine de bana mısın demedi."

barut fıçısı: her an karışıklık, kavga ve savaşın çıkacağı yer."nereden çıktığı
belli olmayan bir ses, meydanı bir anda barut fıçısına döndürdü."

barut kesilmek: çok öfkelenmek, kızmak, sinirlenmek."elektriği bağlanmayan
adam barut kesilmiş, etrafa bağırıp duruyordu."

basıp gitmek: aklına koyduğu şeyi yapmak amacıyla, o an bulunduğu yerden
kimseye danışmadan ayrılmak."öyle her aklına estiğinde basıp gidemezsin buradan."

basireti bağlanmak: gerçeği göremez, iyi düşünüp kavrayamaz bir duruma düşmek."öylece
kalakaldım, ne yapacağımı bilemiyorum, basiretim bağlandı âdeta."

baskın çıkmak: üstünlüğünü göstermek, karşısındakini geçmek."koşuda değil,
ancak güreşte baskın çıkarım ona."

bastığı yeri bilmemek: 1. çok fazla sevinmek. 2. dengesiz hareketlerde bulunmak,
durumunu kontrol edememek, şaşkınlıktan nerede olduğunu bilememek."eşinin ölümünden
sonra bastığı yeri bilmez bir adam oldu."

baston (kazık) yutmuş gibi: dimdik duran, yürüyen kimsenin durumu."baston
yutmuş gibi ortalıkta dolaşıp da asabımı bozma!"

başa baş (gelmek): birbirine denk, eşit olmak; birlikte olmak."takımlar başa
baş bir mücadele verdiler."

başa çıkarmak: 1. bir işi bitirmek, sona erdirmek, başarmak. 2. bir kişiye
aşırı ölçüde ilgi gösterip çok şımartmak."ona bir miktar daha yüz verirsen başına çıkacak,
söylediğini yapmayacak."

başa çıkmak: gücünün üstünlüğünü kanıtlamak, bir şeye gücü yetmek."onunla
başa çıkabilirim, merak etme sen."

başa geçmek: 1. en üstün yeri almak. 2. gelişi hoş bir husus önemce ilk sırayı
almak."ülkede ekonomik yolsuzluklar başa geçti."

başa gelmek: kötü bir duruma uğramak."kim demiş başa gelen çekilir diye?"

başa güreşmek: 1. yağlı güreşte başpehlivanlık için güreşmek. 2. en üstün
sonucu almak için mücadele etmek, yarışmada birinciliği almak için uğraşmak."takımımız
öteden beri başa güreşir."

baş ağrısı: varlığı tedirginlik verici şey, rahatsız edici kimse."sen ne
baş ağrısı bir adammışsın meğer!"

baş ağrıtmak: yerli yersiz konuşarak, luzumsuz sözler söyleyerek, çok konuşarak
birisini rahatsız etmek."baş ağrıtmakta üzerine yoktur senin."

başa (başına) kakmak: yapılan iyiliği yüzüne vurarak birisini üzmek, incitmek."üç
kuruş verdi, üç gün geçmeden başına kaktı."

baş alamamak: çok uğraştıran bir konudan kurtulup da zaman ve fırsat bulamamak."şu
çocuklarla uğraşmaktan baş alamıyorum ki sana geleyim."

baş aşağı gitmek: devamlı kötüleşmek, zarar görmek."baş aşağı giden işlerinin
önünü alamadı bir türlü."

baş başa kalmak: biriyle yalnız kalmak, iki kişi bir arada yalnız kalmak."misafirler
gittikten sonra baş başa kaldılar."

baş başa (kafa kafaya) vermek: birbirlerinin düşüncesinden yararlanmak üzere
birkaç kişi toplanıp bir hususu görüşmek, bir konuda dertleşmek."bu problemi ancak
baş başa vermekle çözebiliriz."

baş belâsı: devamlı rahatsız eden, yük olan, bir kimseye musallat olup sıkıntı
veren ve uzaklaştırılamayan kişi ya da şey."şu baş belâsı adamı uzaklaştırırsanız
sevindirirsiniz beni."

baş çekmek: ön ayak olmak, öncülük etmek."hayatı boyunca baş çeken bir adam
olarak yaşadı."

baş edememek: gücü yetmemek, başarı kazanamamak, bir işi başarmakta güçlük
çekmek."şu uysal insanlarla baş edemezsen kiminle edeceksin!"

baş eğmek: direnmekte vazgeçip güçlünün buyruğuna girmek, teslim olmak."türk
milletine baş eğdiremezsin."

baş göstermek: ortaya çıkmak, belirmek, vuku bulmak."milletimiz baş belirten
bu yeni fikri kısa zamanda benimseyecektir."

baş göz etmek: evlendirmek."şu kızı da bir baş göz edersem gözüm arkada kalmayacak."

başı ağrımak: bir işten dolayı sorumlu duruma düşmek, kaygu çekmek."sana
güveniyorum, başımı ağrıtmayacağına eminim, haydi güle güle git."

başı altından çıkmak: kötü bir şey, kötü bir durum, birinin gizli düzeni
ve tertibiyle meydana gelmek."böyle şeyler bilirim ki senin başının altından çıkar,
şimdi bana doğruyu söyle, kim kırdı vazoyu."

başı bağlı olmak: 1. evli ya da nişanlı olmak. 2. serbest, özgür olmayan,
bir yere bağımlı olan."nihayet oğlanın da başını bağladık."

başı boş bırakmak: bir kimsenin üstündeki denetimi ve gözetimi kaldırmak,
kendi bildiğine bırakmak."çocuk dediğin başı boş bırakılmaya gelmez."

başı darda kalmak (başı dara düşmek): çok sıkıntılı, çaresiz bir taktirde
olmak; parasızlıktan dolayı güç bir taktirde kalmak."başı darda kalan insanlara yardım
etmek insanlık borcudur."

başı derde girmek: can sıkıcı, üzücü, istemediği bir duruma düşmek."şu kendini
bilmez adamla başım derde girsin istemiyorum."

başı dik gezmek: utanılacak bir durumu olmadan, onurlu biçimde toplumda yer
almak."başı dik gezen insanları sevmemek elde değil."

başı dönmek: 1. bir şey karşısında şaşırmak. 2. sıkıntı meydana getiren bir
durum karşısında bunalmak. 3. dengesini yitirmek, gözleri kararmak; çevresi kararıyor,
dönüyor, kayıyor duygusu içerisinde sarsılmak."çabuk durdur arabayı, başım dönmeye başladı."

başı göğe ermek: beklenmeyen, umulmayan bir mutluluğa, sevince ulaşmak."üç
kuruş zam yapıldı diye maaşına, başı göğe erdi sanıyor; bilmiyor ki enflasyon bir
ay sonra alacak o zammı elinden."

başı kalabalık (olmak): bir iş bu nedenle yanısıra çok fazla kişi olmak."kusura
bakma, başım kalabalıktı bugün, seni arayamadım."

başına belâyı satın almak: sıkıntı, üzüntü ve tedirginlik verici olduğunu
sonradan anladığı bir işe kendi isteği ile girmiş bulunmak."nereden girdim bu inşaat
işine, durup dururken başıma belâyı satın aldım."

başına bir hâl gelmek: büyük, içerisinden çıkılması zor güçlüklerle karşılaşmak;
kötü duruma düşmek."gece gitme, başına bir hâl gelir diye korkuyorum."

başına buyruk: dilediğini izin almaksızın yapan, istediği gibi davranan."sizin
çocuk da amma başına buyruk bir çocuk olmuş."

başına çalmak: bir şeyi sert, öfkeli ve kızgın bir davranış içerisinde vermek."al
da başına çal bu sapı kırık küreği."

başına çorap örmek: bir kimseye, haberi olmadan, kötü duruma sokucu davranışta
bulunmak, alt etmek için gizlice plân kurmak."onun başına bir çorap örecekler diye
korkuyorum."

başına çökmek: 1. iştahla sofraya oturmak. 2. bir işi çabuk bitirmek üzere
oturup ele almak. 3. birini altına alıp dövmek."birkaç kişi utanmadan zavallı adamın
başına çöktüler."

başına devlet kuşu konmak: ummadığı, beklemediği bir nimete ya da varlığa
kavuşmak."nasıl aldı bu köşkü? başına devlet kuşu mu kondu dersin?"

başına dolamak: içerisinden çıkılması zor bir işi birine musallat etmek."bu işi
benim başıma dolayanlar, dilerim hiçbir vakit onmazlar!"

başına iş açmak: uğraştırıcı ve üzücü bir işin çıkmasına yol açmak."bırak
o bıçağı elinden, hiç yoktan başına iş açacaksın."

başında kavak yeli esmek: 1. sorumluluk duygusundan uzak, zevk ve eğlence
peşinde koşmak (genç için). 2. gerçekleşmeyecek şeyler düşünerek zaman geçirmek."bu
çocuk da büyümedi bir türlü, hâlâ başında kavak yelleri esiyor."

başından atmak: 1. luzumsuz görülen bir bağlılığa, bir ilişkiye son vermemek;
bir istekte bulunmakta olan kişiyi yanından uzaklaştırmak. 2. yapılması zor bir işi yapmaktan
kendini kurtarmak ya da o işi bir başkasına indirmek."kısa zamanda o işi başından
atmasını becerdi."

başından aşağı kaynar sular dökülmek: çok kötü, üzücü, sıkıntı verici ya
da utandırıcı bir olay karşısında vücudunu ter basmak, ürpermek."babasını karşısında
görünce başından aşağı kaynar sular döküldü."

başından büyük işlere girişmek (veya kalkışmak): gücünün üzerinde olan işleri
yapmaya kalkışmak."çekil lütfen, başından büyük işlere kalkışıp da kendini rezil
etme bari."

başından korkmak: hayatından kaygı duymak, cezalandırılmaktan korkmak."düşman
topraklarına girince başından korkmaya başladı."

başını ağrıtmak: 1. luzumsuz sözlerle birini bunaltmak. 2. bir iş için birini
uğraştırmak, sıkmak."yeter bundan böyle, bu iş için başımı ağrıtıp durma."

başını alıp gitmek: nereye gideceğini bildirmeden, izin almadan gitmek."içine
düştüğü dertten kurtulamayan adam başını alıp gitti."

başını bağlamak: evlendirmek."askerliği biten ali`nin başını bağlamayı düşünen annesi
kolları derhal sıvadı."

başını belâya sokmak: bir kimseyi, zarar göreceği, kötü sonuçlarla karşılaşacağı
bir işe sokmak."oğlanın da başını belâya sokacaklar diye ödüm kopuyor."

başını bir yere bağlamak: bir işe yerleştirmek, işsizlikten kurtarmak."çok
geçmeden oğlunun da başını bir yere bağlamayı becerdi."

başını boş bırakmak: denetimsiz, yalnız ve serbest bırakmak."bu çocuğun başını
boş bırakma, yoksa başı belâya girecek."

başını derde sokmak: sıkıcı, yorucu, üzücü bir işe girmek veya getirilmek."tanımadığı
adamlarla işe girişince başını derde soktu."

başını dinlemek: sessiz, sakin bir ortama çekilmek; kalabalıktan ve gürültüden
uzaklaşmak."emekli olur olmaz başımı dinleyecek bir köşe arayacağım"

başını ezmek: birini hareket edemez, kötülük yapamaz ya da başını kaldırıp
bir işi göremez duruma getirmek."zalimlerin başını ezecek adamlara bugün ne kadar
ihtiyaç var!"

başını kaşımaya (kaşıyacak) zamanı olmamak: çok meşgul olmak, başka bir işi
yapmaya hiç zamanı olmamak."bana yükleme o işi, çünkü başımı kaşıyacak vaktim yok."

başının çaresine bakmak: kimsenin yardımı olmadan kendi işini kendi yapmak,
kendini zor durumdan kurtarmak."benden sana fayda yok, başının çaresine baksan iyi
olacak."

başının derdine düşmek: başka bir şeyle ilgilenemeyecek kadar sıkıntılı,
üzücü ve tehlikeli bir duruma çare bulmaya çalışmak."adamın bize aldıracağı yok,
baksana başının derdine düşmüş."

başının etini yemek: devamlı olarak, bıktırıncaya kadar, ısrarla birinden
bir şey istemek; bu yüzden onu rahatsız edip üzmek."tamam kızım, alacağız o oyuncağı,
yeter başımın etini yediğin!"

başını taştan taşa vurmak: fırsatı kaçırdığı için çok pişman olmak, çaresiz
kalarak kahırlanmak."zamanında eve gidip hasta çocuğu hekime götürmediği için başını
taştan taşa vuruyordu."

başını vermek: bir uygun uğrunda kendini feda etmek, canını vermek."yiğitler
başını vermesiydi bu ülke düşmanlardan kurtulur muydu?"

başını yemek: bir kimsenin büyük zarar görmesine ya da ölmesine yol açmak."ruhsuz
herifler adamın başını yemek için yarışa giriştiler."

başı sıkışmak (sıkılmak): gelişi hoş bir zorluk karşısında kalmak, bunalmak."onun
görevi, başı sıkışan insanlara yardım etmektir."

başı tutmak: 1. önde olmak. 2. gürültüden, üzüntüden ve çok konuşmadan başı
ağrımak."kesin bundan böyle şu dedikoduyu, yoksa başım tutacak!"

baş koymak: bir şey uğruna ölümü göze almak."çekil önümden ben bu yola baş
koydum."

baş köşe: saygı duyulan, önder sayılan büyüklerin oturması için ayrılan yer."baş
köşeye oturmak onun her vakit hakkıdır."

baş sallamak: 1. anlasa da anlamasa da karşısındakinin her sözünü ideal bulur
görünmek."her şeye baş sallayan insanlardan hiç hoşlanmam."

baş tacı etmek: değer vermek, çok üstün tutmak, çok sevmek."babalarını baş
tacı ettiler, toz kondurmuyorlar adama."

baştan aşağı: tamamıyla, hepsi, bütünüyle."evi baştan aşağı boyadılar."

baştan kara gitmek: sonunu düşünmeyerek, hatta neticenin kötü olduğunu bildiği
hâlde hesapsız, batarcasına bir yol tutmak; felâkete doğru gitmek."bu baştan kara
gittiğin yaşama bundan böyle bir son vermelisin."

baştan savma: üstün körü, itina gösterilmeden, herhangi."yaptığın işin
tamamen baştan savma olduğu ne kadar açık."

baş üzerinde yeri var: "sevgi, ilgi ve saygı ile karşılanıp ağırlanır." anlamında
kullanılır."durmasın gelsin, baş üzerinde yeri var."

baş vermek: 1. inandığı bir şey uğrunda ölmek, canını vermek. 2. belirmek,
kimi bitkilerin başak tutmaya başlaması."ektiğimiz buğdaylar baş vermeye başladı."

baş vurmak: 1. müracaat etmek, bir işin yapılmasını bir kimse veya kuruluştan
istemek. 2. bilgi edinmek üzere bir kaynağa bakmak, bir kimseye danışmak."vakit
geçirmeden ansiklopediye bakalım da öğrenelim."

baş yemek: 1. sofrada en önemli yemek. 2. birinin ölümüne sebep olmak. 3.
birinin gelişi hoş bir işte güç taktirde kalmasına yol açmak."adamın başını nedensiz
yere yediler, şimdi çoluk çocuk aç kalacak."

battı balık yan gider: "işlerin kötü gittiğine, düzelmeyeceğine, bu konuda
da umut kalmadığına göre bundan böyle istenildiği gibi davranılabilir, ne olursa olsun"
anlamında kullanılır."aldırma, üzülme bundan böyle, battı balık yan gider."

bayrak açmak: 1. bir dava yolunda toplanmaya çağırmak. 2. gönüllü asker toplamaya
girişmek."düşmana karşı yurdun dört bir yanısıra bayrak açan yurtseverler sonunda
amaçlarına ulaştılar."

bayram etmek: çok sevinmek."oyuncakları görünce çocuklar bayram etti."

belâ aramak: kavga çıkararak, önüne gelene çatarak ya da başka sebeplerle
kendisi için tehlikeli bir durum oluşmasına yol açmak."bırak sövmeyi, belâ mı arıyorsun
başına?"

belâsını bulmak: kendi yol açtığı tehlikeli bir durumun içerisine düşmek, hak
ettiği cezayı görmek."adam nihayet belâsını buldu."

belâyı satın almak: kendi davranışları yüzünden tehlikeyi üzerine çekmek."köylülerle
biraz daha uğraşırsak belâyı satın alacağız, haydi gidelim buradan."

bel bağlamak: güvenmek, birisinin kendisine yardım edeceğine inanmak, inanıp
arkasından gitmek."insanoğluna bel bağlanılmaz."

beli bükülmek: 1. yaşlılık yüzünden güçsüz kalmak, bir iş yapamaz duruma
gelmek. 2. üzüntü ve kederden ruhsal bir çöküntüye düşmek."iflas eden şu genç adamın
bir yılda beli büküldü."

belini doğrultmak: kötüye giden durumunu tekrardan düzeltmek, güçlenmek, kaybettiği
itibarını ve ekonomik gücünü tekrardan kazanmak."adam kısa zamanda belini doğrulttu."

belini kırmak: 1. birini bir şey yapamaz duruma getirmek. 2. bir işin en
güç tarafını yapmak."tarlanın ortasından şu tümseği de kaldırdık mı işin belini
kırmış sayılırız, bundan böyle gerisi kolay olacaktır."

bel vermek: (dik şeylerin) dışarıya doğru, (yatay şeylerin de) aşağıya doğru
kamburlaşmak."yeni ördüğümüz duvar bel verdi."

ben hancı, sen yolcu (oldukça): "özel ilişkilerimiz sürüp gittikçe senin
bana işin düşer" ya da "nasıl olsa yine karşılaşacağız" anlamında kullanılır."demek
şu ufak paketi götürmüyorsun, öyle olsun, ben hancı sen yolcu, bugünün yarını da
vardır."

benlik dâvası: önde görünmek, her şeyde söz sahibi olmak, her şeyi kendi
düşüncesine uydurmak, hep dediğini yaptırmak çabası ve tutkusu."benlik dâvası güden
insanlar bir yere varamazlar."

benzi atmak: bir sebepten ötürü ansızın yüzünün rengi sararmak, solmak."askerleri
karşısında görünce benzi attı."

bereket versin: 1. "allah size bol kazanç versin" anlamında iyi dilek sözü.
2. çok şükür ki iyi ki (hoşnutluk anlatır)."bereket versin ki ona bir şey olmamış."

beş aşağı beş yukarı: çok az fark olarak, kararlaştırılmak istenen sayıdan,
ölçüden biraz az veya çok olarak."beş aşağı beş yukarı bir kg. çeker bu tavuk."

bet (i) bereket (i) kalmamak: bolluğun, verimliliğin kalmaması, sona ermesi."yanımıza
geldiği günden beri evin beti bereketi kalmadı."

betine gitmek: ayıp saymak, kötü karşılamak, kendisine yedirememek."senin
yaptığın iş adamın çok betine gitti."

beyin yıkamak: bir insanı, kendine özgü düşünce ve dünya görüşüne yabancılaştırmak,
başka yönlerde düşünür ve davranır duruma getirmek."batılılar ülke insanımızın beynini
yıkamaya devam ediyorlar."

beylik söz: tesiri kalmamış, herkesin kullana geldiği söz."bırak bundan böyle şu
beylik sözleri, kimseyi etkileyemiyorsun."

beyni bulanmak: 1. sersemlemek, sağlıklı düşünemez olmak. 2. kötü bir şey
olacağını sezinleyip huzuru kaçmak."adamların suratlarını hiç beğenmedim, beynim
bulandı, haydi gidelim buradan."

beyninden vurulmuşa dönmek: umulmadık, beklenmedik bir olay karşısında şaşkınlığa
düşmek, düşünce kabiliyetini yitirir gibi olmak."adamı karşısında görünce beyninden
vurulmuşa döndü."

beynine girmek: 1. akla ideal gelmek. 2. bir kimseyi türlü yollara baş vurarak
bir şey yapmaya inandırmak, kandırmak. 3. ezberlemek, aklında tutmak."ne kadar okursam
okuyayım beynime girmiyor."

bıçak kemiğe dayanmak: çekilen sıkıntı bundan böyle katlanamayacak bir hâl almak."bıçak
kemiğe dayandı, bundan böyle bu yerde duramam."

bıyığı terlemek: bıyığı yeni yeni çıkmaya başlamak."bıyığı terlemiş gençlerin
eline bakamam gayri."

bıyık altından gülmek: birinin içerisine düştüğü duruma belli etmeden gülmek,
sevindiğini belli etmeyerek onunla eğlenmek, içerisinden onunla alay etmek."ayşe`nin
kırdığı pot karşısında bıyık altından gülmeye başladı."

bildiğini okumak: kim ne derse desin, istediği gibi davranmak."bildiğini
okumaya devam edersen, sonunda zarar görmen muhakkak olacak."

bile bile lâdes: bile bile aldınmış görünme, öyle gerektiği için kötü bir
durumu kabullenme."ağaçları kesmesine bile bile lâdes dedim."

bin dereden su getirmek: birini kandırmak için dil dökmek, pekçok sebep ileri
sürmek, aldatıcı sözler sarf etmek."o evi almamam için bin dereden su getirdiler."

bindiği dalı kesmek: kendisi için lazım ve yararlı olan şeyi kendi eliyle
yok etmek."geçimini sağladığın o tarlayı sakın satma, yoksa bindiğin dalı kesmiş
olursun."

bir atımlık barutu olmak (veya kalmak): 1. bir konuda yapacağı çok az şeyi
olmak. 2. dayanacak pek az gücü kalmak."bir atımlık barutu kalmış, hâlâ ben yaparım
o işi diyor."

bir ayağı çukurda olmak: çok yaşlanmış olmak, yaşayacak çok az vakti kalmış
olmak."dedemin bir ayağı çukurda, onu üzmeyin bundan böyle."

bir ayak önce (evvel): çok çabuk, bir an önce, ivedi olarak."bu iş, bir ayak
önce yapılacak bir iştir."

bir baltaya sap olmak: belirli bir sanat ya da iş sahibi olmak."şu yaşa geldin
ama bir baltaya sap olamadın gitti."

bir bardak suda fırtına koparmak: çok basit, ufak, önemsiz bir şeyi
büyütüp içerisinden zor çıkılır bir olay hâline getirmek."bir bardak suda fırtına koparmayı
bırak bundan böyle, mendilini yaktıysa evi de yakmadı ya!"

birbirine düşmek: aralarında anlaşmazlık çıkıp birbirlerine kötü bakmaya
başlamak."çocukların kavgası yüzünden birbirlerine düştüler."

birbirine girmek: 1. aralarında çıkan anlaşmazlık kavgaya dönüşmek, çarpışmak,
saldırmak. 2. bir kaza neticesi araçların birbirine çarpması."su yüzünden sokak sakinleri
birbirine girdi."

bir çuval inciri berbat etmek: iyi olan, yolunda giden bir durumu yanlış
davranışlarla bozmak, negatif bir gidişe sokmak."eline alımlı alır almaz çiviye
vurdu, çivi tahtayı yarıp geçti, bir çuval inciri berbat ettiğini o vakit anladı."

bir dalda durmamak: sıkça düşünce, iş ya da tutum değiştirmek."bir dalda
dursaydı başına bu iş gelmeyecekti."

bir damla: 1. çok az, pek az (sıvı şeyler için söylenir). 2. çok ufak (çocuklar
için söylenir)."bir damla su kaldı, ne yapacağız su gelmezse."

bir dediği iki olmamak: her istediği derhal yapılmak, yerine getirilmek."o,
bir dediği iki olsun istemiyordu."

bir deri bir kemik kalmak: çok zayıflamak, kilo kaybına uğramak."zavallı
çocuk, bu illete yakalanalı beri bir deri bir kemik kaldı."

bir dikili ağacı olmamak: malı, mülkü veya evi olmamak."şu dünyada bir dikili
ağacımız olmayacak bu gidişle."

bire bin katmak: olduğundan çok göstermek, abartmak."bire bin katarak anlatmaya
bayılır."

bire bir gelmek: tesirini derhal ve kesin olarak göstermek."verdiğin ilaç
diş ağrıma bire bir geldi."

bir eli yağda, bir eli balda (olmak): bolluk, varlık, rahat ve huzur içerisinde
olmak."bir eli yağda, bir eli balda, daha ne istiyor ki?"

bir elle verdiğini öbür elle almak: bir kimseye yaptığı iyiliği, faydası,
başka bir yola baş vurarak sağladığı çıkarla ödetmek."bir eliyle verip öbür eliyle
aldığını çok vakit sonra anladım."

bir gömlek aşağı: bir derece daha düşük."sizin ürettiğiniz fındık, bizimkinden
bir gömlek daha aşağıdadır."

bir hâl olmak: 1. bir şeyi çok yapa yapa usanmak, yorulmak, fenalık gelmek,
bezmek. 2. daha önce görülmeyen davranışlar içerisinde olmak, huyu değişmek. 3. kazaya
uğramış olmak."gecikti, başına bir hâl mi geldi acaba?"

bir hoşluğu olmak: rahatsız, neşesiz olmak."o şiddetli kazayı görünce bir
hoş oldum."

bir kalemde: birden ve toptan, bir işlem ile."bir kalemde öde de kapat şu hesabı."

bir kapıya çıkmak: tıpkı sonuca varmak, tıpkı neticeyi vermek."ha sen söylemişsin
ha ben, bir kapıya çıkmaz mı?"

bir kaşık suda boğmak: bir kişiye çok fazla kızmak, elinden gelse öldürecek
ölçüde sinirlenmek."şu yalancı herifi her söz söyleyişinde bir kaşık suda boğasım
geliyor!"

bir kıyamettir gitmek (kopmak): çok fazla gürültü, patırtı, telâş olmak."alevler
bacayı sarınca bir kıyamettir koptu sokakta."

bir köroğlu bir ayvaz: bir karı kocanın çocuğunun olmaması yahut yakınlarının
yanlarında bulunmaması."bir köroğlu bir ayvaz olmasak bu maaşın bize yeteceği yok."

bir kulağından girip öbür kulağından çıkmak: söylenen söze önem vermemek,
kulak asmamak, umursamamak."söylediğim söz bir kulağından girip öbür kulağından
çıkarsa anlamazsın elbet!"

bir pula satmak: bir kimseyi bir çıkar uğruna harcamak."parayı görünce adam
bizi bir pula satıverdi."

bir sözünü iki etmemek: birinin her istediğini derhal yerine getirmek."ah
benim tatlı çocuğum, bir sözümü iki etmez, derhal yapıverir."

bir şeye benzememek: işe yarar taktirde olmamak, istenilen şekilde bulunmamak."bu
kadar emekten sonra bari bir şeye benzemiş olsaydı şu kapı."

bir taşla iki kuş vurmak: bir davranışla iki veya birden fazla yararlı netice
elde etmek, bir girişimle iki iş yapmak."anladım amacını, bir taşla iki kuş vurmak."

bir tutmak: eşit görmek, eşit saymak, değişik muamelede bulunmamak."öğretmen,
sınıftaki öğrencilerin hepsini bir tutmalıdır."

bir yastığa baş koymak: evli bulunmak, acı ve tatlı günlerde birbirlerini desteklemiş
olmak."biz kırk yıl bir yastığa baş koyduk, nasıl unuturum onu?"

bir yastıkta kocamak: karı ve koca birlikte uzun bir ömür sürmek."bir yastıkta
kocarsınız inşallah."

bir yaşına daha girmek: şaşılacak bir durumla, yeni bir şeyle karşılaşmak."aman
yarabbi, onu o kılıkta görünce bir yaşıma daha girdim."

bit yeniği: kuşkulu bir nokta, işin gizli kalmış, kötü ve aksak yönü."bir
bit yeniği var gibime geliyor bu işte, haydi hayırlısı."

bize de mi lolo!: "senin ne mal olduğunu biliyoruz, bize yutturamazsın ya;
seni yeterince tanıyoruz, herkesi aldatabilirsin ama bizi asla" anlamında kullanılır.

boğaz boğaza gelmek: zorlu bir kavgaya tutuşmak, ya da kavga edecek hâle
gelmek."senin o dilin yüzünden adamla boğaz boğaza geldik."

boğaz derdi: 1. yemek pişirme, hazırlama dertleri. 2. geçim için uğraşma,
kazanç sağlama endişesi."boğaz derdi, bence sıkıntıların en büyüğüdür."

boğaz kavgası: yaşamak için, geçinebilmek için yapılan didinme, uğraş."hemen
bütün insanlar boğaz kavgasının içerisinde kaybolmuş durumdalar."

boğazı kurumak: çok susamak, çok konuşmaktan ve bağırmaktan ötürü sesi çıkmaz
olmak."boğazım kurudu, bir şeyler içelim de öyle gidelim."

boğazına dizilmek: bir üzüntüden dolayı iştahı kesilmek, isteksiz ve zorla
yemek."annemin o hasta hâli gözümün önüne geldikçe lokmalar boğazıma diziliyor."

boğuntuya getirmek: birini bunaltıp şaşırtma yolu ile kendisinden bir iş
veya mal karşılığı olarak çok oranda para çekmek.

bohçasını koltuğuna vermek: işine son vermek, kovmak, başından defetmek."hiç
sebepsiz yere bohçasını koltuğuna verip fabrikadan uzaklaştırdılar onu."

bol keseden: ölçüsüz, çok fazla, bol bol."bol keseden atıp tutmaya bayılır
bizim çocuk."

borç harç: borç alarak ya da benzer yollara başvurarak (bir şeyi sağlamak)."borç
harç nihayet yaptırdık evin çatısını."

borusunu çalmak: çıkar sağladığı kimsenin davasını gütmek."o, yıllardan beri
tophane kabadayılarının borusunu çalar."

borusu ötmek: sözü geçer olmak, dinlenilir olmak."bizim sokakta hasan amcanın
borusu öter."

bostan korkuluğu: 1. kuşları ve diğer yabani hayvanları ürkütmek için tarlalara
dikilen kukla, insan benzeri nesne. 2. kendisinden beklenileni yapmayan, ya da kendisinden
çekinilmeyen, göstermelik kimse."müdür tam bir bostan korkuluğu, memurlar ne iş
yapıyor ne güç."

boşa çıkmak: umulan gerçekleşmemek, netice vermemek, elde edilememek."bütün
emeklerimiz boşa çıktı desenize."

boş atıp dolu tutmak: umutsuz olarak girişilen bir iş, iyi netice vermek;
doğruluğuna inanmadan söylediği söz gerçek çıkmak."hayatımızın boş atıp dolu tutmak
diye bir ilkesi olamaz."

boş bulunmak: 1. dalgın ve dikkatsiz bulunmak. 2. söylenmemesi gereken, sakıncalı
bir sözü, işin sonunu düşünmeden söyleyivermek."boş bulunup da sakın söz verme,
biliyorsun onlara gitmemiz olası değil."

boş gezenin boş kalfası: işsiz güçsüz, aylak, boş gezip dolaşan kimse."adam
boş gezenin boş kalfası, bir de işsizlikten yakınıyor."

boş vermek: önem vermemek, aldırmamak, ilgisiz davranmak."boş ver, bu hayat
böyle gelmiş, böyle gider."

boy atmak: boyu uzamak, gelişmek, boylanmak."çok çabuk boy attı sizin çocuk;
maşallah, delikanlı gibi olmuş."

boy göstermek: 1. görünmek, belirmek. 2. gösteriş yapmak."onun gelip gitmesinin
ardından olaylar boy gösterdi."

boy ölçüşmek: yarışmak, değer yarışına girmek."benimle boy ölçüşecek adam
daha anasından doğmadı."

boynu bükük: yardım bekleyen; acınacak, kimsesiz, güçsüz, öksüz taktirde olan."nerede
bir boynu bükük görsem içim yanar."

boynu eğri: gelişi hoş bir nedenle, kendisini bir kimsenin dediklerini yapmaya
borçlu sayan."o adamdan borç para aldığı için boynu eğri, bu sebeple yaptığı kötülüklere
ses çıkaramıyor."

boynu kıldan ince olmak: adaletli yargı karşısında verilecek her cezaya razı
olmak."gerçek adaletin karşısında boynum kıldan incedir."

boynunun borcu: yapılması lazım olan ödev."seni sevindirmek boynumun borcu
oldu bundan böyle."

boynunu vurmak: başını keserek öldürmek."boynunun vurulmasına ramak kala
hakkındaki hükmün kaldırıldığını öğrendi ve yer gök onun oldu sanki"

boyunduruk altına girmek: başkasının egemenliği altına girmek, tutsak olmak,
emir ve basınç altında yaşamak."türk milleti için boyunduruk altına girmek, ölüm
demektir."

boyunun ölçüsünü almak: 1. iddia üstüne giriştiği bir işi başaramayıp yetersizliğini
anlamak. 2. biri tarafından haddi bildirilmek. 3. beklediği yakınlığı görememek."boynunun
ölçüsünü aldı, böyle bir işe bir daha giremez."

bozuk çalmak: bir şey yüzünden canı sıkılmış, yüzü asılmış olmak, sinirli
davranışlarda bulunmak."biraz hasta oldu diye sağa sola bozuk çalıp duruyor."

bozuk düzen: 1. düzensiz, düzeni bozuk olan. 2. toplumun yönetiminde uygulanan
yanlış kurallar dizgesi."bu bozuk düzenden hangi görüş ve anlayış şekli kurtaracak
milleti, onu öğrenmeye çalışıyorum."

bozum etmek: bir kimseyi beklemediği bir davranış karşısında bırakarak utandırmak,
mahcup etmek."adamı bozum etmeye bayılır bu ihtiyar, ona karşı dikkatli ol."

bozum olmak: bir sözü ya da davranışı iyi karşılanmadığı için utanmak, utanacak
duruma düşmek."onun düşüncesinin hiç de doğru olmadığını söylediğim vakit amma da
bozum oldu kadın."

bozuntuya vermemek: yanlışa düştüğünü anladığında veya hoşlanmadığı bir durumla
karşılaştığında farketmemiş gibi davranmak, oralı olmamak."hiç bozuntuya vermeden
misafirlere güzel geldin demeye devam etti."

bulanık suda balık avlamak: karışık durumlardan yararlanarak kendi çıkarını
sağlamak."bulanık suda balık avlamayı kural hâline getirmiş."

buldukça bunamak: bulduğundan daha çoğunu isteyip şükretmemek, daha iyisini
istemek."buldukça bunuyorsun, milletin aç sefil gezdiğini görmez misin sen?"

buluttan nem kapmak: çok alıngan olmak, en ufak şeylerden bile alınmak."seninle
konuşmak imkânsız, buluttan nem kapıyorsun çünkü."

bunda bir iş var: "bir olayın şimdilik bilinmeyen bir yönünün bulunması,
anlaşılamayan bir nedenin aranması" durumunu anlatmak için kullanılır."polis, bunda
bir iş var diyerek olayın üstüne tekrar gitti."

bundan iyisi can sağlığı: "bundan daha iyisi, en iyisi olamaz" anlamında
kullanılır."bundan iyisi can sağlığı, haydi oturun bakalım sofraya."

bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu: bir ilke benimsediği hâlde, benimsediği
bu ilkenin tersine davranışlarda bulunmakta olanlar için söylenir.

burnu bile kanamamak: tehlikeli bir durumdan yara bere almadan kurtulmak."on
takla atan arabadan, burnu bile kanamadan çıktı, şaşılacak şey doğrusu."

burnu büyümek: kibirlenmek, böbürlenmek, büyüklenmek."adam milletvekili seçilir
seçilmez bizimle konuşmaz oldu, burnu büyüdü birden."

burnu havada (olmak): kendini çok beğenmiş, kibirli (olmak)."burnu havada
gezenlerden hiç hoşlanmam."

burnu kaf dağında (olmak): çok fazla kibirli, herkese yukarıdan bakar (olmak)."iyi
ki bir araba aldı, burnu kaf dağında bir adam olup çıktı."

burnundan (fitil fitil) gelmek: güzel bir durum, elde ettiği hoş bir şey,
sonra gelen üzüntüler üstüne kendisine zehir olmak."yediğimiz yemeği burnumuzdan
getirmek mi istiyorsun? sus artık!"

burnundan düşen bin parça (olmak): suratı çok asık (olmak)."ne olmuş bir
cam kırılmışsa, iki gündür burnundan düşen bin parça."

burnundan kıl aldırmamak: olabildiğince huysuz olmak, kendisine hiç söz söyletmemek,
kendisinin eleştirilmesine fırsat tanımamak, en ufak yergiye tahammül göstermemek."amma
da burnundan kıl aldırmaz bir adammışsın; söylesene, nasıl konuşacağız seninle?"

burnundan solumak: işi başından aşkın olduğu için gözü hiçbir şey görmemek,
çok öfkelenmiş olmak."adam burnundan soluyor, sakın üzerine gitme, yoksa konuştuğuna
pişman olursun."

burnunu çekmek: 1. nefesini kullanarak sümüğünü burnunun yukarısına, geri
çekmek. 2. yoksun kalmak, umduğunu bulamamak, istediğini elde edememek, gayesine
ulaşamamak."müdürün yanına alınmayınca burnunu çekip gitti."

burnunun dikine gitmek: kendisine verilen öğütlere kulak asmayıp kendi bildiği
gibi davranmak, istediğini yapmak."burnunun dikine gidersen, işte böyle eline yüzüne
bulaştırırsın işi."

burnunun direği sızlamak: 1. çok acı duymak (maddî). 2. çok üzülmek."soğuktan
burnumun direği sızladı."

burnunun ucunu görmemek: 1. ileriyi görememek, meydana geleceği açık olanı görememek.
2. çok sarhoş olmak. 3. çok dikkatsiz ve dalgın olmak."sen ki burnunun ucunu göremeyen
bir adamsın, seninle nasıl iş yapabilirim ben."

burnunu sokmak: üstüne vazife olmadığı, gerekmediği hâlde her işe karışmak."sen
de her işe burnunu sokmaktan geri durmazsın!"

burnu sürtülmek: ılımlı bir yol seçip gururundan vazgeçmek, sıkıntı çektikten
sonra daha önce beğenmediği bir durumu kabul etmek."onun da burnunun sürtülmesine
az kaldı, kısa zamanda dik başlılığı bırakacak."

burun buruna gelmek: 1. ansızın karşılaşmak, karşı karşıya gelmek. 2. birbirine
çok yaklaşmak, birine çok sokulmak."kapıdan çıkar çıkmaz öğretmenimle burun buruna
geldim."

burun kıvırmak: önem ve değer vermemek, küçümsemek, beğenmemek."önüne konan
yemeklere burun kıvırıp sofradan kalktı."

buyur etmek: misafiri karşılayarak içeri almak, "buyurun" diyerek saygı ile
yer göstermek ya da sofraya çağırmak."misafirleri büyük bir şevkle buyur etti."

buyurun cenaze namazına: hiç beklemedik kötü bir durum karşısında şaka yollu
üzüntü belirtmek için "ne yazık ki" anlamında kullanılır."şunun yaptığına bakın,
buyurun cenaze namazına!"

buz kesilmek: 1. çok üşümek, donmak. 2. buz gibi soğumak, buz haline gelmek.
3. endişe, korku ve üzüntü veren bir durum karşısında donakalmak."öldürdüğünü sandığı
adamı karşısında görünce buz kesildi."

buzlar çözülmek: 1. buzların erimeye ve kırılmaya, su hâline gelmeye başlaması.
2. kişiler arasındaki dargınlığın, soğukluğun, kırgınlığın ve gerginliğin ortadan
kalkmaya başlaması."iki kardeşin arasındaki buzlar çözülmeye başlayınca aileye neşe
geldi."

buz tutmak: üzerinde buz meydana gelmek, buzla kaplanmak."göl buz tuttu."

buz üzerine yazı yazmak: 1. birine tesiri olmayan sözler söylemek. 2. tesiri
ve müddeti çok kısa olan bir iş yapmak."evet çocuklar, beni buz üzerine yazı yazan
bir adam konumuna getirmeyin!"

büyük oynamak: 1. büyük bir tehlikeyi göze alarak bir işe girişmek. 2. çok
fazla para koyarak kumar oynamak."büyük oynadım, ya kaybedeceğim, ya da kazanacağım."

büyük (söz) söylemek: başkasının düştüğü kötü duruma düşmeyeceğini söyleyerek
övünmek."ne demiş atalarımız, büyük lokma ye, büyük söz söyleme."

büyük sözüme tövbe!: bir konuda kesin konuşulduğunda ya da bir başkasının
düştüğü kötü dur ama düşmeme iddiasında bulunulduğunda cenab-ı allah`tan böyle bir
duruma düşürmemesini dileme."ne ettim de o sözü söyledim, büyük sözüme tövbe!"

büyüklük göstermek: elinde her imkân varken kötülük yapmamak, affetmek, iyi
davranmak."istese büyüklük göstermeyip onu buraya bir daha sokmazdı, erkek adammış."

büyümüş de küçülmüş: davranışları, konuşması yaşının üzerinde olan,
büyükler gibi hareketler yapan çocuk."aman yarabbim, şunun söylediği sözlere
bakın hele, büyümüş de küçülmüş sanki!"    



etiketler etiketler [4]

bilgi ara / www.bilgiara.com